Öğretim Felsefesi

Öğretim Felsefesi

ÖĞRETİM FELSEFEM

"Kimseye yalan söyleme ihtiyacını duymayacak bir düzeye erişmiş olarak yaşamaktır başarı ! (Ama) ihtiyaç duymadığından ötürü " Çetin Altan (Yaşam-Ömür"
Öğretim ve öğrenim felsefemi yazmaya niyetlendiğimde bunu sadece ders ögretimi bakımından dar alanda düşünmüştüm. Sonradan bilgisayarın tuşları beni baştan planlamadığım bir yerlere götürdü. Arkasından hemen şu soru aklıma geldi: Aslında bir öğretim elemanın öğretim felsefesi ile yaşam felsefesi arasında bir ayrım yapılabilir miydi ? Bunun cevabını tam bilemiyorum. Ama tam yapılamayacağının farkına vardım. Ayrıca bazı klişe gibi görünen ama zamanın süzgecinden geçmiş , Amerika'nın yeniden keşfine gerek göstermeyen, özdeyişlere değinmeden öğretim ya da yaşam felsefesi anlatılabilir mi onu da tam bilemiyorum. Ben bu felsefe duyurumda “klişe ithamı” riskine karşın, özdeyişlere sık sık değinmeyi tercih ettim.
1971 yılından bu yana öğretim elemanlığım süresince uymaya çalıştığım öğretim felsefemin özünü, gerek pazarlama kitabımın iç kapağında ye alan, gerekse web sitemin açılış sayfasında görülen, önce Hotmail'deki Cybernation internet quotations sitesinde kabul edilip duyurulan , sonra da 5 Ekim 2001 tarihinde Dünya Öğretmenler Günü'nde benimsenmiş sözüm yeterince ifade etmektedir;

“ Öğrenmek ve öğretmek yaşamın en anlamlı alış verişidir. Tıpkı sevmek ve sevilmek gibi “Bu sözüme ek olarak, Pazarlama kitabımın kapağında yer alan şu sözlerin de öğretim ve bilgi dünyasına bakışımı yansıttığına inanmaktayım:

“Yeryüzünün armağanlarını mübadele ederek bolluğa ve doyuma erişebilirsiniz. Fakat “değişim” sevgiye dayalı ve adil değilse, bazılarını aç gözlülüğe,diğerlerini de açlığa götürecektir.” Kahlil Gibran (Çev. Ö.B.Tek)

Aslında bu ilkelerin başka birçok meslekte de bazı insanlar için geçerli olduğunu düşünmekteyim. Bu sözlerin bir tercümesi de “paylaşmak” anlamına gelmektedir. Bilenler bilir..Bilgi paylaştıkça çoğalan tek nesnedir…İnsan , eğer insansa, önce alnını teri ile doğru dürüst bilgi edinir ama sonra da yine insansa bu bilgiyi turşu kurmak için edinmez ! “Paylaşmak” denilen şey de aslında müşteri odaklı pazarlama anlayışının adam gibi uygulanmasından başka bir şey değildir !
Fikirlerini, bilgilerini ve dostluklarını paylaşmayanlar, kaçınanlar ise genelde özgüvensiz ve artniyetli olup onlara güvenilmez !

(Aslında aklın yolu bir ! Meral Tamer'in 27.01. 2004 tarihli köşesinde anlattığı, Davos'ta Paulo Coelho'nun "neden yazıyorsunuz " sorusuna verdiği şu cevap, ister roman yazarı ister bilimsel çalışma yazarı olsun "paylaşma" konusunda benim de ifade ettiğim gerçek ile ne kadar güzel örtüşmekte: "Ben sadece paylaşmak için yazıyorum. Birtakım semboller yaratarak, sadece Brezilyalı'ya değil, Japon'a, Norveçliye, Güney Afrikalıya da ulaşmaya çalışıyorum. Yazarken hep çok yalnızım. Yazmak tek başına yapılan uzun bir süreç, paylaşmak ise bir insanlık durumu. İnsan paylaşmadan yaşayamaz. Biri benim kitabımı okuduğunu söylediğinde, paylaştığımızın farkına varıyorum ve çok mutlu oluyorum. ) . İşin bir başka yönü de, paylaşmasını hak edenler ile paylaşmaktır..

Öğrenme ve çalışma konusunda büyük Atatürk'e değinmeden geçmek mümkün müdür!

“Çalışmadan , yorulmadan,öğrenmeden, rahat yaşama yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş uluslar,önce haysiyetlerini, sonra özgürlüklerini ve daha sonra da bağımsızlıklarını kaybetmeye mahkumdurlar”. ATATÜRK

Aynı şey kişilerin toplum içindeki yaşamları için de geçerlidir. Bu gibiler sürekli olarak birilerine yalakalık ederek onlara bağımlı olarak yaşamak zorunda kalırlar.

Türkiye'nin en güzel okullarından biri olan Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Maliye ve İktisat Bölümü'nde okudum. Bu fakültedeki değerli ve çok saygın hocalarımın, türlü olanaksızlar içinde bizlere bilgi ve daha da önemlisi metodoloji öğretmek için gösterdikleri bilinçli ve bilgi dolu özverili çabalarını bugün şükranla anmaktayım. Hukuk, ekonomi, sosyoloji, metodoloji, maliye ve işletmecilik alanlarında 1962-1967 yılları arasında öğrendiğim değerli bilgiler sonradan hem tüm akademik yaşantımda hem de “pazarlama ve işletmecilik” alanında doğru değerlendirme ve analizler yapmamda büyük ışık tutmuştur. Daha sonra 1969-1971 yılları arasında MBA yapma şansına eriştiğim Michigan State Üniversitesi'ndeki değerli hocalarımın hem bilim hem insanlık adına kazandırdıkları da farkında bile olmaksızın tüm akademik yaşantımı bugüne kadar sadece dostlarımla paylaştığım olağanüstü güzellikler ile yönlendirdi.

Bu iki okulumdan aldığım güç ve motivasyonla asistanlık yıllarımdan başlayarak, kendimi daima öğrenci yerine koyarak, konuları mümkün olduğunca basite indirgemeyi ve gerçek yaşamdan bol örneklerle öğrencilerin daha çabuk kavramalarına çaba gösterdim. Örneklerimi zenginleştirmek için de bizim gerçek laboratuarımız olan iş alemi ile yakın ilişkiler geliştirmeye çalıştım. Pratik gelişme ve uygulamaları iş alemindeki değerli dostlarımdan ve iş aleminin yayınlarından elde ettim. Bu yaklaşımı ders anlatımlarımda olduğu gibi kitaplarıma da sınavlarda sorduğum sorulara da yansıttım. Kuşkusuz tüm bu uğraşları yaparken asık surat ile değil; öğrenciler ile hep birlikte neşe içinde yapmaya çalıştım.

2001- 2002 akademik yılında Fulbright bursunu ikinci kez kazanarak, milattan önce (!) 1971 yılında MBA aldığım Michigan State ,The Eli Broad College of Business'a elektronik ticaret üzerine araştırma amacı ile gitmiştim. Bu arada Dekan vekili hocam Prof.Dr.Donald J. Bowersox'un tavsiyesi ve Bölüm başkanı Prof.Dr.Robert Nason'un önerisi ve kuşkusuz değerli dostum seçkin Prof.Dr.Tamer Çavuşgil'in de olumlu referansı ile muhteşem tekno-sınıflarda (!) iki ders okuttum. Maryland üniversitesi' ndeki güzel deneyimlerimden sonra,oradaki Amerikalı öğrencilerimle de aynı duygusal frekansta buluştuk ve derslerim hem benim için hem öğrencilerim için son derece keyifli ve başarılı geçti. Bu konuda Amerika'lı öğrencilerimden daha sonradan onlarca güzel sözlerle dolu e-posta aldım. Dr . Nason'un, bunlara da dayanarak ,bu web sitemde yer alan yazmış olduğu teşekkür mektubunda bu konuda olup bitenlerin öyküsü görülmektedir.

Uğraştığım bilim dalının günlük yaşamla tamamen iç içe olmasının ve örneklerin de günlük yaşamdan verilmesi, bir yandan anlatma ve anlaşılmayı kolaylaştırırken, öte yandan da doğal bir risk taşıyordu. O da bazı öğrencilerin benim anlatış tarzıma bakarak, “pazarlama kolaymış” hissine kapılıp, çalışmayı sermesiydi. Sonradan bu konuda derslerimin başında öğrencilerimi uyarmaya başlayarak bu riski bertaraf etmeye çalıştım. Öğrencilerime değerli yazar Uğur Mumcu'nun popülarize ettiği “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” özdeyişini benimsemeye teşvik ettim. Bu nedenle de piyasaları habis bir ur gibi saran kimin tuttuğu belli olmayan yarım yamalak ders fotokopi notlarına ve “hoca sınav soruları”na itibar etmemeleri için uyardım.

Tüm öğretme deneyimlerimin sonucunda ,belki birçok öğretmen ya da üniversite hocası gibi, bir şeyin çok farkına vardım ki , benim sınıfa girişim ya bir uçağa binip görkemli yerlere uçmak ya da “yaşamın dansı ”nı yapmak gibi ama hiçbir zaman eskimeyen bir duygu,coşku ve sevgi yansıtmaktaydı. Bunun için de şöyle bir söz oluşturdum:

“Tanrım, bugün de bana çalışma aşkı,isteği,arzusu coşkusu,enerjisi ve olanağı verdiğin için sana çok teşekkür ederim!”

Bu sevgi ile bugün bile derslerimde hemen hemen hiç oturmam. Öğrencilerimin arasında dolaşmayı severim. Aynı şekilde ofisime gelen hemen her öğrenciyi kısa bir an için bile uğramış olsalar oturmaya davet ederim ! Bilmeyerek dahi olsa, hiçbir öğrencimin,hiçbir gencin benimle ilgili buruk bir anıya sahip olmasını arzulamam. Bu yüzden bire-bir ilişkilere elimden geldiğince önem veririm.

Dürüstçe, emek harcayarak çalışmak yerine, daha fazla tembellik ile daha fazla ilkel avantajlar sağlamak için hastalıklı görünmekten,acındırmaktan, belirli çevrelere yağcılık ve yalakalıktan, tehditkarlığa kadar değişik kılıklara sığınan ,sözde nezaket maskeleri takan yüzsüzlere karşı hiçbir sevgi ve saygı duyamam. Yine kendini geliştirmeye ve beyinsel üretime zaman ve emek harcama yerine , bilinen ve kolay birkaç üçkağıtçılık, dedikodu tacirliği ve entrika şablonunu kör topal uygulayarak subaşlarını ve köşe başlarını tutmaya zaman ayırmayı tercih eden, kişisel tembelliğe dayalı iktidarlarını ve parasal çıkarlarını sürdürmek için öğrenciler, gençler ve dürüstçe çalışan meslektaşlarına karşı , vur patlasın çal oynasın zihniyetiyle keyif çatarak, haksız rekabet yapan, hak yiyen, yargısız infazlar yapan,yüzünüze karşı gülen ,aşırı nazik ama her an ihanete hazır olduklarını gözleriyle ele veren,entrikacılardan aynı ölçüde nefret ederim. Her an farkına varılma korkusuyla, cehennemi bu dünyada yaşayan bu gibiler için de şu söz galiba en uygunu:
"Bir insanın son gününü görmeden ona mutlu olmuş demeyin..."Sophokles- Kral Oidipus

Öğretimde de, öğrenimde de “geçiştirme ” gibi gerçek bilimselliğe aykırı kolaycılıkların ve sahtekarlıkların her zaman karşısında oldum. Ders geçiştirme, zaman doldurma,öğrenci çevirilerini kullanma ve “kendin pişir kendin ye misali” işin büyük yükünü öğrenciye yıkma yerine,benim uymaya ve öğrencilerime de aktarmaya çalıştığım ilke,

“ Sunduğunun hakkını ver,aldığının bedelini öde” dir.

Tüm yaşamım boyunca vardığım önemli sonuçlardan biri "Türkiye'de az da olsa çok da olsa namusu ile üretenler (çalışanlar) ile üretmeyenler ya da tembeller arasında bazen açık çoğu kez de ilan edilmemiş savaşlar vardır". Tembel ve sahtekarların sayısı maalesef çok daha fazla olduğundan bunlarla başetmek için İnönü'nün dediği gibi "en az sahtekarlar kadar cesur olmak zorunluğu vardır "

Daha sonra, Türkiye'nin birçok üniversitelerinde olduğu gibi profesyonel dünyada da çok benimsenen Pazarlama İlkeleri: Global Yönetimsel Yaklaşım: Türkiye Uygulamaları adlı kitabımı çıkardığımda , bu coşkumun arkasında başka bir şeyin daha var olduğunun farkına, Capital dergisinin kitabımla ilgili “Türkiye'nin Pazarlama Kitabı” başlıklı yazısında belirtiği “..bilimine-pazarlamaya- aşık bilim adamı” biçimindeki ifadesi ile vardım. Evet gerçekten ben “pazarlama” bilimine aşıktım. Zaten bu aşk ile ,belki naif bir yaklaşımla, yine açılış sayfasındaki butonlarda görülen Pazarlama Felsefemi geliştirdim;

“ Pazarlama İyi İnsan Olmanın Bilimidir”

Bu anlayışla, her türlü ilişkide “ vurkaç ;sat kaç,çak kaç,sat kurtul,çak kurtul” yerine, sanki bu ilişkiler ilk günden itibaren çok uzun yıllar sürecekmiş gibi (belirli bir misyon ve vizyon ile) düşünürek yola çıkarım. "vurkaç ,günü kurtar” zihniyet ve davranışındaki, çalışmadan ve ödenmesi gereken bedeli ödemeden ama yaşamayı ilke edinmiş baştan savmacı, tembel, başkalarının emek, zaman ve parasını sömürücü,fırsatçı, “görmezler, anlamazlar, anlasalar da farketmez, yediririm, sıyırırım” diyen, şarlatan, hokkabaz, kurnaz ve fikir hırsızı (plagiarist) şaşkın, kifayetsiz ama gaddarlık derecesinde katı muhterislerden, özellikle başkalarına yaptırdıkları ne idüğü belirsiz tercümelere dayanarak, iki makaleden üçüncüyü, üç kitaptan dördüncüyü yazma gafletinde bulunanlar ve bilimsel yöntemleri sahte verilerle çarpıtanlar gibi, bilim camiasında iseler daha da ,nefret ederim. Bunlar iktidar, şan , şöhret , itibar ve parayı herşeyi birarada isterler... Kendi iktidarları veya paraları varsa itibarı olanları kıskanırlar...bunlar MOMENT OF TRUTH geldiğinde toz duman olurlar. Bu tür sömürücülere karşı söylenebilecek söz olsa olsa şu olabilir:

“Bilim bahçesinin meyveleri o kadar boldur ki verenden bir şey eksiltmez. Tam tersine verdikçe artırır. Bilim bahçesi meyvelerini almak için taş atanlara, ağaçlarını köklerinden sökmek isteyenlere, habersiz alanlara ya da aldıklarını belli etmek istemeyenlere karşı bile hoşgörülüdür. Yeter ki onlar kendilerini kandırmayıp, kendileriyle başbaşa kaldıklarında iç huzuru bulabilsinler...” ÖBT

Onlar için İ.Ö 1 yy'da yaşamış romalı yazar Publililus Syrus'un “Bir şeyi yarım yamalak bilmektense hiç bilmemek daha iyidir” sözünün uygun olduğunu düşünürüm. Böyleleri, özellikle işletme ve pazarlama dalında iseler, başta MİY (CRM) ve ”bütünleşik etkileşimli çağrı merkezi” konseptleri olmak üzere, okuduklarından (eğer okumuşlarsa ve gerçekten de anlamışlarsa !) kendi yaşamları için bir pay çıkaramamışlar demektir. Çünkü gerçek bilgi , derinlemesine ve genişlemesine ve genellikle birinci elden edinilen bilgidir. Dökme suyla edinilen yüzeysel verilere bilgi denilemez ! Bu bilgi de tuğla üstüne tuğla koyar gibi yıllar süren ve bitmeyen ve ölünceye kadar da bitmeyecek bir inşaattır. ..Özellikle internetten sonra bilimin hızına yetişmek hiç de kolay değil..Yılların birikimi yoksa hiçbir şey oluşmuş açığı kapatamaz… Atatürk bu gerçeği de şöyle koymuştur:

“İlim tercüme ile değil, tetkik ile olur”. Atatürk
( Hele başkalarının yaptığı ne idüğü belirsiz tercümeler ile hiç olmaz!)

Bana göre, popüler olan her konuyu kendileri için amaç haline getirenlerin düşüncelerinin aksine, “bilgi”nin kendisi bir amaç değil, insanın kendisine , içinde bulunulan camiaya ve topluma ve mümkünse tüm insanlığa “ değer ve yarar ” sağlanması son amaçtır !

“Öğrenme süreci”nin, kişisel,içgüdüsel merak , coşku ve belki de bir parça tanrı vergisi enerji ile yakından ilgili olduğu düşüncesi giderek ben de yer etti. Bu yaklaşımın arkasından “Alp Dağlarını aşarak İtalya'yı işgal eden ünlü kartaca komutanı Hannibal'in “askerlerine söylediği “ya bir yol bulacaksınız ya –yeni- bir yol açacaksınız” sözüne de inanırım. İnancım odur ki, basiretli ,cesur ve becerikli iş adamları da ürün ve hizmetlerini hedef kitlelerine ulaştırmak için pazarlama kanalları ararken , adını anmasalar da, bu özdeyişe göre hareket etmişlerdir ve etmektedirler.
Öğrencilerime her zaman “içinizdeki enerjinin farkına varın..Gençliğin duygusal dünyasındaki fırtınaları anlıyorum ama ben bile bu yaşımda saatlerce çalışabiliyorum ,siz de yapabilirsiniz, üstelik sizin çalışmaya da eğlenmeye de ayırabileceğiniz saatler bizden kat kat fazla..” diyerek gayret vermeye çalışıyorum. Hatta bazen onları sabaha kadar birlikte ders çalışma yarışmasına davet ediyorum !
Unutulmaması gereken noktalardan biri de kişilerin geldiği kültürün yarattığı farklılıklardır. Soınradan görme ve görgüsüz,tamahkar kişilere genelde, bana göre köylüler için haksız bir benzetme ile, "köylü" denilmektedir. Bu tür bir kültür de insanların çapını ortaya koymada önemli bir mihenk taşı olmaktadır. Böyle kişilerden bazılarının gerçekten köyden çıkmış olması kötü bir rastlantıdan başka bir şey değildir.

35 yıllık meslek yaşantımda iş adamı,profesyonel yönetici, akademisyen vb gibi muhteşem insanların muhteşem desteklerini gördüm. Ama özgüven yoksunu korkak ve zayıf kişiliklerden olduğu kadar, bazen güçlü olduğu yanılsamasına kapıldığım kişilerden de ummadığım şekilde gelen çeşitli engellerle karşılaştım. Bunlardan güçlü olduğunu sandığım bazıları sunduklarımı alıp, uzattığım yardım elini bile kabul edemediler. Ne var ki beni engellemek isteyen şeytanın yeryüzü temsilcileri daha birinci hamlede ellerini oğuştururken ben çoktan 5. hamleye geçmiştim... Bunu da ünlü düşünür Bertrand Russell'dan öğrenmiştim. Engellediğini sananların benim “gezindiğim bahçeler den hiç mi hiç haberleri yoktu. Bugün de olduğunu sanmıyorum. Her engel yeni bir fırsat oldu benim için... Tıpkı sevgili bir araştırma görevlisi kardeşimin bana e-posta ile gönderdiği (Winners never quit, quitters never win) “Muzafferler asla vazgeçmez, vazgeçenler ise asla kazanamazlar” sözüne inandığım gibi.
Ben inandığım “Jante Yasası” ndaki gibi hemen hemen kimseyi küçük ya da büyük görmedim. Mesleki rekabette önemsiz olduğu düşünülen kişilerin bile ne yapıp ne yapmadıklarını izledim ama asla onlardan alıntı yapmadım. Kimseyi kıskanmadım. Kıskançlık acizlik ve zavallıklıktır. Şunu da biliyorum ki kendimden başka kimseyle herhangi bir yarış içinde değilim….Özendiğim kişiler olduysa onların ne yaptığını iyi izledim. Kendilerini sevmesem de fikirleri , eserleri iyi olan kişileri daima okudum ve bilgilerine saygı duydum. Yine büyük Atatürk'ün şu sözleri,teşbihte hata olmazsa, aklın yolu bir diyenler için ne kadar anlamlıdır...

“Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiçkimseyi aldatmayacaksın…Ülken için gerçek amaç ne ise onu görecek ,o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır,fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller yığacaklardır. Kendini büyük değil,zayıf ,araçsız,hiç sayarak,kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse,bunu söyleyenlere güleceksin”. ATATÜRK

"Başarının cezası yıllardır seni görmezlikten gelenlerin iltifatlarına katlanmaktır " Mary Wilson Little

Teşbihte hata olmaz ama "büyüksün" diyenlerden bazılarını (Allahtan çok değil ! Hatta çok az ...) ve de geçmişte kalmış, onlara göre olağanüstü başarı bana göre az , çalışmalarımı yıllar sonra "Goodmorning after supper" deyişindeki gibi ya da "Üsküdar'da sabah olduktan sonra !" övmek durumunda kalanları kendi yaşamımda gördüm... Ama yine de onlara inanmak için hiçbir neden göremedim. Dolayısıyla bu küçük vesilelerle bir kez daha asıl gördüğüm Atatürk'ün büyüklüğü oldu.

Bilgi edinmede öğrenmede, sormada gurur olmaz. “Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum, ilim Çin' de de olsa gidin….” gibi sözler hiç de boşuna değildir. Onun içindir ki özellikle beni tanıyanlar ve gençler bilir.. Hayatımda bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi yapmadım ve kim olursa olsun çekinmeden sordum. Bana öğreten kişi bundan kendine pay çıkarıp havalara giriyorsa ona da aldırmam ..Demek ki o sıralarda buna ihtiyacı varmış…

Ayrıca zaman içinde kendi eksikliklerimi olduğu gibi, sahtekarlar dışındaki insanların eksikliklerini ve zayıflıklarını da hoşgörü ile karşılamayı öğrendim.

Aynı şekilde bana verilen ya da seçtiğim hiçbir işi de beğenmemezlik etmeyip onu geliştirmenin ve farklı yapmanın yollarını denedim. Bunun için de şu sözü oluşturdum: “Bana bir sandalye verin ondan size bir taht yapayım”. Kuşkusuz , akil insanların da bildiği gibi, sandalyeyi beğenmeyenler tahtı görünce hemen üstüne oturmaya kalkışırlar. Bunların çoğu ihtiyaçlarını gidermek için çağdaş alınterine dayalı ,karşılıklı alışveriş yerine, başkalarının kırıntıları ile geçinmeye çalışan doğuştan (!) hırsız ve/veya dilenci yaratıklardır. Belki yine klişe olacak ama bunlar konu ya da makamı taçlandıranın alınteri döken insan olduğu gerçeğini unutarak, konu ya da makamın insanı popüler kıldığını sanan kimselerdir.

Bu gibi özgüven yoksunu kişiler ciddi platformlardan hemen mazeret bularak kaçmayı çok iyi bilirler..Ama lafa gelince mangalda kül bırakmazlar. Bunların olması gereken yerde olmayan ama olmaması gereken yerde olan gururları ve iddiaları da vardır..Bu gibiler insanların bilgisi ile değil ama üstü başı ile özel yaşamı ile çok çok ilgilidirler…Ünlü psikiyatrist Engin Geçtan bir TV programında karşılaştığı kişinin halini hatırını sormadan paldır küldür “çok kilo almışssın yahu.."diye kilosuna değinmenin aslında “ben seninle başka türlü başedemiyorum...” anlamına geldiğini ifade etmiştir.

Genç arkadaşlarım bana karamsarlıkla geldiklerinde seçecekleri yol konusunda tereddütlerini görünce onlara şu söylerim: “ Şu yeryüzüne bir bakın. Tanrı bir yandan çorak araziler,çöller, bataklıklar,dikenli bitkiler , öte yandan, yeşillikler,çiçekler, kuşlar, mavilikler , yıldızlar vb yaratmış. Ne yazık ki bataklıklardaki şaşkın mahlukat ile iyilik ve güzellikler coğrafyasındaki insanlar birarada yaşamak durumundadırlar. Kuşkusuz işin kötü tarafı, bataklık yaratıklarının nüfusunun artmasının birçok sorunu da beraberinde getirmesidir. İyi düşünülürse, dürüst alın teri ile yaratılmış en küçük eşya bile tanrının yeryüzündeki yansımalarıdır. Yolunuzu siz seçeceksiniz. Bunlardan ikinci gruba erişmek zordur ama sonunda dış ödül olmasa bile iç huzuru şeklinde ödül bulursunuz. Bataklıklara girmek kolaydır. Karakteri müsait olanlar sahtekarların uydusu olup,o girdaba girince akıllarını ve kalplerini kaybederler...Bunlar her zaman farkında olmasalar da kozmik bir lanetle anılırlar... Bataklığı seçmiş olanların yolunu seçerseniz bir daha geri dönüşü yoktur.”

Tabii yıldızları seçenlerin en çok gereksinmeleri olan şey “sabır ” ve kaplumbağa gibi alınterine yıllar süren bir yatırımdır. Zamanla sabır denen olgunun da çok değişik versiyonlarının olduğunun farkına vardım. Herkesin sabırlı olduğu alan ve konu farklı olabilir. Önemli olan insanın kendisini tanımasıdır. Ben kendimi , “çalışma” konusunda çok sabırlı ama “çalışamama” durumlarıyla karşılaştığımda çok sabırsız görürürüm...

Ayrıca baskıcı ortamlar yerine, keyifli ortamların öğrenme konusunda daha teşvik edici olduğuna da kesinlikle inanırım! Ben de öğrencilerime, dersleri zorlaştırma yerine, bazen basit görünme riskini de üslenerek, coşku ve heyecan vermeye çalıştım. Tabii ki onları bana soru sormaya teşvik etmek istedim. Bu bağlamda ister sözlü ister e-posta ile bana gelen her soruya , her mektuba cevap vermeye çalıştım ,enerjimin, zamanımın ve gözlerimin izin verdiği ölçüde de devam edeceğim. Onlara sınırlı ders saatlerinde herşeyin anlatılamayacağını ama anlatacaklarımın önemli bir kısmını kitaplarımda, gazete ve dergi yazılarımda yansıtmaya çalıştığımı, derslerde sadece güncelleme ve çerçeve belirleme, haritayı gösterme işini yapacağımı anlattım. Yeni ekonomide ve yeni dünyada gelişen mesleki rekabete karşı son zamanlarda giderek derslerimde daha çok ingilizce sunuşlar yaptım. Onlara İngilizce eğitim yapan okullarda ne veriliyorsa onları vermeye çalıştım. Hatta isteyen gönüllü öğrencilere tamamen ingilizce pazarlama ktaplarından hiçbir karşılık beklemeden ,almadan özel grup dersleri bile verdim.

Esasen bilimsel dergilerin sınırlı kitleleri arasında kalmamak için öğrendiklerimi ve inandıklarımı,ülkemin güncel konuları hakkındaki görüşlerimi Dünya gazetesi ve Capital dergisi başta olmak üzere çeşitli gazetelerde daha geniş bir kamuoyuna sunmaya çalıştım.

Öğrencilerimi ,yaşam denilen “gerçek-hayal ”e bir “pazarlama ya da pazarlamacı gözlüğü” ile nasıl bakılacağını ve o gözlükle bakınca yaşamı nasıl daha iyi analiz edip, kolaylaştırabileceklerini, çünkü yaşamın ve onurlu bir şekilde ayakta kalmanın anahtarlarının , karar alma ,hedef saptama ve etkin iletişim ile birlikte “hız,farklılık ve yenilik” te olduğunu anlatmaya çalıştım ve hala da buna devam ediyorum.

Bütün derslerimde ve sınavlarımda mutlaka sosyal çevre,trafik, tüketicinin korunması,çevre koruması vb gibi ülkemizin ciddi konularında bazen cevabı zorunlu bazen serbest sorular sordum ve sormaktayım.

Pazarlama'nın anavatanı ABD olduğu için ve hem oraya defalarca gittiğim, orada dersler verdiğim, oradaki teorik gelişmeleri yakından izlediğim için derslerde ister istemez, Türkiye kadar, Amerika'dan da örnekler vermek gerektiğinde ve ikide bir de Amerika adını anmanın yanlış anlamalar yaratacağı düşüncesiyle “Ben Amerika'da iken” sözü yerine “ben oradayken..” diyerek ,onları güldürüp , kendimle dalga geçerek öğrencilerimi konulara ısıtmaya çalıştım !

Son yıllarda Türkiye'de birçok yerinde üniversite öğrencilerini kuşatmış olan güvenilmez ve yetersiz ders notları fotokopisi olayından kurtarmak için sıradan , yüzeysel bilgi ile derinlemesine bilgi arasındaki farkları gerçek bilimsel örnekler ile vurgulamaya çalıştım. Bu bağlamda dürüst ve çalışkan insanlara karşı haksız rekabet ve hırsızlık yaptıkları için ,plagiarist'lere karşı elimden geldiğince karşı çıktım. Sınavlarda iki elim kanda olsa bir sorduğum soruyu bir daha sormayı , önce kendi entellektüel kapasiteme hakaret ,beyin cimnastiğime ihanet olarak gördüm.

Zaman zaman kitabımın 1000 sayfa oluşuna karşı bazı öğrencilerin duydukları ürküntüye cevap olarak “bu tuğla gibi kitabı kendinizi savunmanız için yaptım” diyerek konuyu açıyor ve arkasından da ekliyorum “ Malum bilgi kuvvettir!” Ayrıca da kitabımın iç kapağında bu tür itirazların geleceğini bildiğim için

“Bu kitap bazı öğrencilerin sınıf geçme gereksinmesi için hazırlanmamıştır ama isteyenler o amaçla da çalışabilirler “ diye ekledim.

Kuşkusuz , öğretim felsefemin ve bu konuda gerçekleştirdiklerimin ne kadarının benim “wishful thinking” imi ne kadarının gerçekleri yansıttığının tek belirleyicisi öğrencilerim olacaktır. Öğrencilerim, onlara müşteri odaklı pazarlama anlayışını açıklarken söylediğim şu sözlerimi anımsayacaklardır: “ Kenan Doğulu'nun “Hiç bana sordun mu” ve Erol Evgin'in “bir de bana sor” şarkıları !

Benim öğrettiğim “çağdaş pazarlama” tanımı, satıcının , fikir satıcısı da olsa,sunduğu ürünlerin (derslerin, kitapların, hizmletlerin) değerini kendisinin değil, müşterilerinin (!) yani öğrencilerin belirlemesi gerektiği üzerine kuruludur. Bizler hoca olarak ancak derslerimizden , davranışlarımızdan esinlediğini söyleyen ve bunu değişik şekillerde gösteren öğrencilerimizin sözlerine, davranışlarına bakarak gelin güvey olabiliriz (!). Yine de “daima daha mükemmelin olabileceği” şeklinde ki “ toplam kalite anlayışı” nı ve benchmarking felsefesini de unutmayarak, yaptıklarımızı hiçbir zaman yeterli bulmayız ya da bulmamamalıyız ! Eksiklerimizin bir kısmı kendi kusurumuz olmasa bile ! Kişisel olarak ben eksiğimi gediğimi de , samimi olduğuna inandığım öğretme ve öğrenci sevgim ile ve de ilişkisel pazarlama anlayışı gereği öğrencilerime mezun olduktan sonra da kapılarımı açık tutarak telafi etmeye çalışıyorum. Aklı başında herkes gibi ben de inanıyorum ki “doğru işi yapmak ve işini doğru yapmaya çalışmak ve dürüst olmak” ekstra bir erdem değildir. Bizim gibi ülkelerde ne yazık ki bazılarına öyle görünmektedir .

İnsanın görevini yapması çok doğaldır. Ama görevini yaparken özel fedakarlık yaparsa veya inisiyatifi ile yani olumlu şeyler eklerse o işinin içine sevgiyi de kattığının göstergesidir..

Ayrıca , 'Yuhanna İncili nde aktarılan Hazreti İsa'nın zina ederken yakalanıp taşlanması istenilen kadın için “içinizde günahsız olan varsa ilk taşı o atsın” dediği gibi… etten kemikten yapılmış “insanoğlu”nun içinde “ilk taşı atacak” sıfır günahlı bir kimsenin bulunmasının da mümkün olmadığını biliyorum...En kötüsü de öğrenme konusunda insanın ne bilip bilmediğini bilmemesi... Galiba gerçeğin önemli bir kısmı Sokrat'ın asırlar önce söylediği şu sözde saklı: “ KENDİNİ BİL !”

Sevgi ile çalışmak,sanki en sevdiğiniz giyecekmiş gibi, kumaşı kalbinizden çektiğiniz ipliklerle dokumaktır.
Kahlil Gibran (Çev. Ö.B:Tek)

İnsan emek verdiği şeyi sever,sevdiği şeye emek verir.
Eric Fromm (Çev. Ö.B.Tek)

"Hayallerimiz hedeflerimizdir
Ömer Baybars TEK

"Hayaller Önce Ölür"
Harold Robbins


BİR ÖĞRENCİMİN FELSEFEMLE İLGİLİ YORUMU (!)

ÖĞRETİM FELSEFESİ

Öğretim felsefesi,belirli bir olgu mudur? Evet,benim öğretim felsefem budur, demek kolay mıdır? İşte bu makalede ben herşeyden önce bu sorunun cevabının verildiğini görüyorum. Başarıya giden yolda bir felsefeye sahip olmak gerektiği ama bu felsefenin bir kuru cümleden değil, bir düşünce zincirinden oluşmasının şart olduğu apaçık belirtilmiş.

Belirlenen felsefeler aslında bir bakıma sahip olunan vizyon ve misyonlardır. Bir kimse hayatında sadece bir konuya ait vizyon geliştirmez . Sahip olduğu vizyon onun hayatının her alanını etkiler. Buradan da sahip olunan felsefenin sadece öğretim felsefesi değil aynı zaman da hayat felsefesinin ta kendisi olduğu görülmektedir.

" Öğrenmek ve öğretmek yaşamın en anlamlı alış verişidir. Tıpkı sevmek ve sevilmek gibi "Ö.B.T. Burda sanırım bu sözü en anlamlı kılan söyleyenin bir eğitimci olmasıdır. Çünkü günümüzde bu sözün özünü kavramadan eğitim adı altında yapılan bir çok ders geçmektedir.

Bilimde bilgi sahibi olmak kadar erdem sahibi olmak da çok önemlidir. Burada anahtar kelime ise 'paylaşmak'tır. Paylaşmak kelimesi bana hep sevgiyi çağrıştırmaktadır. Bir kişi hümanist duygular taşımasa paylaşmak isteği duyamaz.

İşte tüm bu düşünceler bir vizyon meselesidir. Bazı , eğitimci(!)'ler sahip oldukları bilgileri bir kırbaç misali kullanıp, öğrenciler üzerinde yara açarak kendilerini güçlü hissederler. Bazıları da bu bilgileri çiçek buketi yapıp öğrencilerin alıp koklamasına özendirirler. Sanırım ayırım burada başlıyor. Bir eğitimci mi yoksa bir görevli mi olduklarının ayırımı...

Sevgisiz eğitim,hem eğitimci için hemde öğrenci için hüsran olmaktadır. Fakat her iki taraf için geçerli olan bir gerçek vardır ki, yetersiz bilgi insanları bu noktaya getirir. Bilgi eksikliği, güven eksikliğine ve beraberinde hırçınlığa yol açar. Bilmenin ilk basamağı da insanın kendisiyle başlar.

Prof. Dr. Ömer Baybars TEK -

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası Lojistik Bölümü
Selçuk Yaşar Kampüsü Üniversite Caddesi Ağaçlı Yol No:35–37 Bornova / İzmir / Türkiye
e-Posta: omer.tek@yasar.edu.tr & Telefon: 0 232 411 52 24 & Faks: 0 232 411 50 20

Bu kategoriden diğerleri: « Site Gerekçesi Pazarlama Felsefesi »

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

Downloadhttp://bigtheme.net/joomla Joomla Templates