Öğretim Felsefesi

Türkiye'nin Gizli Ve Mütevazı 'Guru'su

12184224 10153685003325688 4274229063217936207 o

ABD'de yıllarca ders veren pazarlama gurusu Prof. Dr. Ömer Baybars Tek' e dünyanın dört bir yanından konuşma yapması için teklif geliyor. Ancak, Tek'in kapısı bu tekliflerin tümüne kapalı...

TOM Peters, Tony Buzan, Philip Kotler, Robert Chaplen... Türkiye son yıllarda adeta bir guru geçidine sahne oluyor. Kitapları dünyada best seller olan, saati 10 bin dolarlara konuşan bu ithal gurulara bakınca, insanın aklına "Neden Türkiye'nin de bir gurusu yok" sorusu geliyor. Oysa var elbette. Belki saati 10 bin dolarlara konuşmuyorlar ama bilgi birikimlerinin, literatüre yaptıkları katkının yabancı rakiplerinden aşağı kalır yanı yok...
İşte bu isimlerden biri de, pazarlama alanında Türkiye'nin gizli gurusu olarak gösterilen Prof. Dr. Ömer Baybars Tek. Türkiye'de süpermarketler konusundaki ilk doktora ve doçentlik tezlerinde onun imzası var. Yine perakendepazarlama yönetimi konusundaki ilk Türkçe kitabı da 1984'te o yazdı. Perakendecilik, pazarlama ve lojistik alanında yedi kitabı olan Tek'in son kitabı ise "Pazarlamada Değer Yaratmak" adıyla çıktı...
İnternet sitesinin (www.) ziyaretçi sayısı 21 bini geçen Tek, Türkiye'ye pazarlama kavramını öğreten kişi olarak da biliyor.
Yönetici adaylarına tavsiye:
Prof. Dr. Ömer Baybars Tek'e göre, Türkiye'deki alışveriş merkezlerinin, marketlerin, bankaların yabancılara satılmasının altında "yetişmiş yönetici eksikliği" var. Bu yüzden de özellikle de perakende sektörüne yönelik eğitim gören genç beyinlere şu çağrıda bulunuyor: "Neden bizim ulusal firmalarımız da gelişip dünyaya açılmasın. Perakende de yüksek yönetici açığı korkunç boyutta. Ben "Erasmus Programı'nda İngilizce perakendecilik okutuyorum. Orada mastır programlarındaki öğrencilerime şöyle diyorum: "Aklınızı başınıza toplayın. Türkiye'de bu konuda çok büyük açık var. Odaklanın. 1520 yıl bu açık sürecek. Kendinize bu alanda kariyer yapmak için plan yapın. Bunun değerini anlayan kazanacak, anlamayan kaybedecek." ÖNCE AMERİKA'YI KEŞFETTİ
Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tek, pazarlama ve perakendenin "Kabesi" kabul edilen Amerika'da hem eğitim almış, hem de eğitim vermiş bir isim. Michigan State Üniversitesi'nde 1960'lı yılların ortalarında pazarlama eğitimi alıp MBA yapan Tek, 1990-2002 yılları arasında ise University of Maryland ve Michigan State'te pazarlama, pazarlama iletişimi (promosyon), perakendecilik yönetimi ve tüketici davranışları dersi vermiş.
Prof. Dr. Ömer Baybars Tek, şimdi İzmir'de yaşıyor. İstanbul'dan ve yurtdışından gelen tekliflere ise İzmir ve üretme aşkı nedeniyle kulak tıkıyor. Tek, kendi deyimiyle konuşmaktan çok üretmeyi; yazmayı ve okumayı seviyor. Türkiye'ye pazarlamayı öğretiyor ama kendisini büyük halkla ilişkiler kampanyalarıyla pazarlama çabası da yok. "Köşemde oturup işime bakıyorum. Ben üretmeyi seviyorum. Üretme sürecinin kendisini seviyorum. Yazma, okuma benim dünyam" diyor.
"TÜRKİYE'Yİ TANIMIYORLAR"
Prof. Dr. Ömer Baybars Tek'le sohbetimize 'ithal guruları' sorarak başlıyoruz. Tek'in, Türkiye'yi tanımadıkları için yeterince faydalı olamayacaklarını düşündüğü ithal gurularla ilgili değerlendirmesi şöyle: "Bu insanları guru yapan biraz da bizleriz. Türk insanının krediye ve alışverişe bakışı nedir? Bunları yaşamadan bilemezler. Benim bilime saygım var. Adı ne olursa olsun, bu guruların elbette değeri ve katkısı vardır. Ama Türkiye'de da hocalarımız var. Onlar da en az 'guru' sözünü hak edecek kadar önemli şahsiyetler. Belki onlar da iyi bir halkla ilişkiler kampanyasıyla dünyayı dolaşmaya kalksalar, onlara da guru denebilir."
TANSA'YI TANSAŞ YAPTI...
Prof. Dr. Ömer Baybars Tek, aslında perakende sektöründe yaratılan birçok Türk markasına eli değmiş bir isim. 20022003 yılları arasında Demir Sabancı'ya, Teknosa ağırlıklı olmak üzere danışmanlık yapmış. İzmirli Mopak da 5 yıl Tek'in projektörü altına girmiş. Ancak Tek'in danışmanlık kariyerinde Tansaş'ın özel bir yeri var. İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin 'Tansa' şirketini zincir market Tansaş haline dönüştüren renovasyon projesini uygulayan ekibin başında yer almış o. Yani Tek, Tansaş'ın yaratıcılarından...
Prof. Dr. Ömer Baybars Tek'in önce Doğuş'a, ardından da Migros'a satılan Tanşaş'la ilgili değerlendirmeleri şöyle: "Tansaş'ın eski genel müdürü Servet Topaloğlu'yla bir iki kez görüştük. Kendisi bana "Tansaş'ı bütün kesimlere göre konumlandıracağız" demişti. Benim tuhafıma gitti. Hem alt hem de üst gelir gruplarına mavi boncuk dağıtamazsınız. Tansaş, İzmir'in orta gelir düzeyindeki insanlarının marketiydi. Doğuş'a geçtikten sonra o iş bitti. O dönemde renovasyon projeleriyle bir yığın para harcadılar. Tansaş kendini Migros'a benzetmeye başladı. Hatta fiziken bile... Her gelen genel müdür renovasyon yaptı; yani masraf. Migros'a benzemeye çalışırken müşteri tabanını kaybetti. Tabii başaramayınca da sattılar. Bu kadar basit. Belki de hedefleri buydu. Nihayetinde Migros'a satıldı."
"Hayatın değerini bilir" (Aygaz), "Yaşama değer katar" (Vip Turizm), "Değer yaratanların değerini biliyoruz" (Şekerbank), "Çünkü siz buna değersiniz" (L'Oreal), "En değerli giysiniz, cildiniz" (Arko Krem)... Görüldüğü gibi, pazarlama iletişiminde markaların kullandığı sloganların ortak kelimesi 'değer'... Prof. Dr. Ömer Baybars Tek de pazarlamada değer çağının yaşandığını düşünüyor. Zaten kısa bir süre önce Hayat Yayınları'ndan çıkan son kitabının adı da Pazarlama Değer Yaratmak... Tek'e göre, pazarlamada "bilgi çağı" 1980'lerin sonlarında yaşandı. 1990'lı yıllar modern pazarlama ve perakendecilik çağı olarak kabul ediliyor. Modern pazarlama ve perakendecilik çağı, işletme zorunlulukları nedeniyle "lojistik çağı'nı zorlayarak yanına aldı. Bunların ikisi ise internetle birlikte elektronik iş ve elektronik ticaret çağını selamladı. "Bugün bu çağların hemen hepsini yoğun bir şekilde yaşıyoruz" diyen Tek, değerle bağlantıyı da şöyle kuruyor: "Bu çağların tümünün ortak paydası, müşteriler ve firmalar için değerler bulup, değerler yaratıp, müşterileri tatmin ederek ve keyif vererek kar sağlamayı içeren değer çağıdır. Bilgi çağı sonuçta 'değer' yaratmak, değerleri korumak ve paylaşmak için bir araçtır." Tek, son kitabında rekabet üstünlüğü sağlamak için firmaların pazarlamada nasıl değer yaratabileceklerinin formülünü de veriyor...
"http://www.paradergi.com.tr/hab121,Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. " adresinden alıntıdır.

Devamını oku...

PROMISE MANAGEMENT AND THE ROLE OF LOGISTICS IN BRANDING

iclst-logo

The 12th International Conference on Logistics & Sustainable Transport, Maribor University,Faulty of Logistics,11June,2015.Celje,Slovenia

Main focus of the paper is first to bring a new explanation for the concept of Promise Management through the model of Dual Marketing Subfunctions. And secondly, setting out from this new model showing how logistics submix could be used for brand building. Marketing Strategy is choosing of potential target customers and preparing Marketing Mix or Value Offer (the mix of poduct, promotion, price and place, 4Ps, and in the case of services and retailing services, 7Ps) for these customers. Logistics is the major part of the Place submix. Actually the breakdown of the concept of Value Offer or Proposal can be expanded into two interrelated marketing subfunctions;(1) Obtaining demand (promising to sell) (2) Servicing demand (fulfilling demand, keeping promise, satisfying customers, delivery, logistics). Marketing management, in a sense, is Promise Management. Products, and/or the Value Offers, even persons, could be transformed into a brand through appropriate conduct of Promise Management. “The Promise” consists not only the “obtaining demand subfunction” but also the “keeping promise” part or the “logistics subfunction” of marketing. In other words Value Offer could gain worth through the collaboration of whole 4Ps where logistics is the lifeblood and main driver. “Brand name” is a sub element of product submix which is a part of the Promise (obtaining demand) and of Value Offer as well. Brand name alone is not the brand. For a brand name to rise up to what is called the ulterior brand, the firm should go the extra miles.A brand name turns to be a brand only after the whole Value Offer is accepted and demanded by customers many times over and over again, making the brand name identical with the Value Offer. Branding, a strategic process, starts with a promise to provide a Value Offer to potential customers and keeping the promise by fulfilling the promise properly. Through this many repeat customers and thereby sustainable brand equity could be created. Therefore Brand equity is comprised of repeated orders and repurchases of satisfied customers over time because the firm continues to keep its value promises uninterruptedly. Achieving and maintaining a position superior than competitors is at the heart of “strategic marketing” and “Promise Management”. Underneath this whole process lies the trust created in customers through successful Promise management which also includes continuous renewal of the value Offer over time. Since “Fulfilling Promise” or “delivery/ logistics” is the equally important half of the Promise, ceteris paribus, mainly the strategic role of logistics will be brought into focus in this paper. The purpose is to clarify the role of logistics in Promise Management and branding through a new and simplified model.
This is a descriptive but theoretical study that brings a new, persusasive and conclusive explanation to the concept of Promise Management . This descriptive model which is focused on the role of logistics in branding could be regarded as a preliminary contribution to the branding not taken up so far in depth.

Read More...

Devamını oku...

Pazarlama Felsefesi

PAZARLAMA İYİ İNSAN OLMANIN BİLİMİDİR

PROF.DR.ÖMER BAYBARS TEK 
(Yazımı : 1992-1996)
“Pazarlama İyi İnsan Olmanın Bilimidir”,

Pazarlama Dünyası , (Ocak-Şubat 1998),ss.11-16
Gözden Geçirme (Ocak 2004) 
PAZARLAMA DÜNYASI dergisinde yayınlanış tarihi: 1998 Yıl:12 Sayı: 67 ss.1-16
"Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur" ATATÜRK
"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir"
ATATÜRK

Aziz Nesin'in eski karısı Merâl bir gün ona şöyle demiş : “Sen ne kadar bencilsin...Kendini memnun etmek için başkalarına iyilik ediyorsun.” Aziz Nesin de onun bu sözüne karşı anılarında şöyle bir not düşmüş:” Ah !... Başkalarının memnun olmasından memnun olmak, başkalarını memnun ederek memnun olmak,işte insanlığın özü bu.” 3.2.1963.

Kaynak: Neyyire Özkan, Yayınlanmamış Günlükler: Saklanan Aziz Nesin”, Hürriyet.,14.4.1996.s.234.

“Kafayı mutlu olmaya takmışsanız ona hiçbir zaman erişemezsiniz. Ama başkalarına hizmet etme hususunda yoğunlaşırsanız mutluluk derhal gelecektir. Aynı şey endüstri için de geçerlidir.Kâr aramaya takmışsanız kârları asla bulamayacaksınız. Ama müşterileri tatmin etme üzerinde odaklaşırsanız her şeyi kazanacaksınız.”
aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaJose Lopez, Volkswagen Tepe Yöneticisi

Bu yazının başlığını görenler ilk bakışta "ne alâka?" diye sormaktan kendilerini alamayacaklardır. Pazarlama ve işletmeciliğin henüz toplumun her kesiminin, herkesin günlük yaşamına girmediği, hücrelerine kadar işlemediği toplumlarda böyle soruları anlayışla karşılamak gerekir. Oysa "iyi insan " ile"pazarlama "nın makul ve çağdaş tanımları düşünüldüğünde ikisi arasındaki ilişkinin kurulması çok kişi , hatta sokaktaki adam için bile zor olmaz.

Kuşkusuz "pazarlama" gibi, " iyi insan" nın da tek ve tartışmasız bir tanımı yoktur. Ama iyi insanın bir çok özellikleri sıralanabilir; Herşeyden önce "iyi insan" başkalarına bilerek isteyerek zarar vermeyen, aldatmayan, istismar etmeyen, özel duygularını işin içine katmayan, ilişkilerinde başkalarına yük olmamaya çalışan, belirli ölçüde özverili, esnek, sözüne sadık, sözünü tutamayacak duruma bile düşse bunu karşı tarafa zamanında duyurarak, o tarafın zarar görmeyip önlem almasına yardımcı olan, bundan dolayı karşı taraf zarar görecekse kendi payına düşeni tanzim etmeye çalışan, kıvırtmayan, ilişkilerinde başkalarının bilmesi gerekenleri saklamayan, bilmemesi gerekenleri de söylemeyen, insanları eksik tartmayan,veri kabul etmeyen, işine ilişkisine, çevreye saygılı, verimli, üretken, kaliteye önem veren ya da kalitesi konusunda karşı tarafı yanıltmayan,kalitesiyle gereğinden çok övünmeyen, çalışkan, güleryüzlü, bireysel kazanç ile toplumsal hizmet ve çıkarları bağdaştırabilen, insan ve kurumlarla ilişkilerini günlük kısa vadeli çıkarlarına göre değil, uzun vadede tüm ilgililerin çıkarlarını, kendi çıkarları dahil, birlikte gözeten, ilişkilerinde empozeci, baskıcı olmayan, planlı programlı, nazik, cevap verici, temizliğe önem veren,ne konuştuğunu,nasıl konuştuğunu bilen, kiminle ne için konuştuğuna dikkat eden, ayrıntılara önem veren, gürültücü olmayan, sorun çözücü ve takipçi, başkalarıyla yapıcı rekabet içinde olan, başkalarının da başarma, kazanma ve iyi yaşama haklarına saygı ve tolerans gösteren, paylaşımcı, yenilikçi, yenilikler peşinde koşan, yaratmaya çalışan, gösterişçi olmayan ama sahip olduğu özellikleri de uygun zamanda, uygun yerde, uygun ölçülerde gösteren, anlatan, çalıp çırparak başkalarını tokatlayarak, üzerek , dilenerek, gasp ederek, kestirmeden kazanç peşinde koşmayan, başkalarını dikkatle dinleyen tepkisini ve/veya cevabını mutlaka veren veya gereğini yapan, her çorbaya maydanoz olmaya çalışıp, açgözlü ve egoist davranmayan, sakin konuşan, hedefli davranan, her aklına geleni söylemeyen, önceden düşünüp planlayan, mümkün olduğunca başkalarının sorunlarının çözümüne yardımcı olan, sürekli kendini geliştirmeye çalışan, “benden sonra tufan” demeyen, iyilik amacı dışında farklı insanlara mavi boncuk dağıtmayan, kendisiyle tutarlı olmak şartıyla farklı insanlara farklı ya da gerektiği gibi davranabilen, başkalarının emek, zaman ve parasına değer veren kişidir. Bu sayılan özelliklere belki daha başka özellikler de eklenebilir. Ancak bunlar konunun pazarlama ile ilişkisini belirlemeye yeter de artar bile.

Esasen ünlü guru Stephen Covey de, Mahatma Gandhi' nin insanları mahvedebilecek “ 7 Ölümcül Günah ” ını işletmecilik yaşamına adapte etmiş olup,bu günahlar temelde "modern pazarlama felsefesi"ni yansıtmaktadır.

  • •  Çalışmadan zengin olma ya da servet sahibi olma
  • •  Bilinçsiz keyif
  • •  Karakter olmaksızın bilgi
  • •  Ahlak (etik) olmaksızın ticaret
  • •  İnsanlığa dayalı olmayan bilim
  • •  Özveri olmaksızın din
  • •  İlkesiz siyaset

" Pazarlama" ise , en yalın anlamıyla en az iki kişi (taraf) arasında gönüllü olarak serbetçe yapılan herhangi bir alışveriştir. Doğal ve mantıklı olan alışveriş konusu ne olursa olsun (!) bu ilişkiden tarafların mutlu ya da tatmin edilmiş bir biçimde ayrılmalarıdır. Çağdaş pazarlama, müşteriye söz vermek , sözünü tutmaktır ve sözünü tutamama riski olduğu zaman da bunu herhangi bir zarar doğmadan karşı tarafa bildirmek ve gerektiğinde hiçbir yasal zorlamaya gerek kalmaksızın tazminatı ödeyebilmektir.

Pazarlama,fikirler, arkadaşlık ve sevgi ilişkileri dahil, her türlü alışveriş, ilişki veya değiş tokuşta her iki tarafın karşılıklı “çıkarlar”ının gözetilerek, mutlak eşitlik değil ama nisbî olarak tatmin olmaları sonucunu verecek faaliyetler bütünüdür.Pazarlama, iki insan arasındaki değiş tokuşta nisbi beklentileri karşılamalıdır. “Çıkar” sözü batıcı olmakla birlikte gerçekçidir. Önemli olan çıkarını kovalamak değil de, tek taraflı,haksız ve başkalarına zarar veren çıkar ya da çıkarlar peşinde koşmak ya da çıkarı için kötülük yapmaktır. Bu nedenle de pazarlama psikoloji biliminden yoğun bir şekilde yararlanarak müşteri, tüketici, insan davranışlarının nedenlerini, niçinlerini, nasıllarını araştırırır. Ancak bunu bazı basitlerin yaptığı gibi müşteri aleyhine kullanmak için değil tam tersi kalıcı ilişkiler geliştirmek için yapar. Esasen çağdaş pazarlama müşteri aday veya aday adayları ile ilk temastan itibaren “vur kaç,çak kaç,çak kurtul,sat kurtul” yaklaşımları yerine, “ilişki,ilişkisel ya da akrabalık pazarlaması” denilen uzun süreli ilişki kurmaya dayalı bir anlayışa doğru gitmektedir. Uzun süreli ilişki kurma isteği de o firmanın,kişinin ,kurumun misyon farkındalığı ile stratejik niyet(yani vizyon ) bilincini yani “biz kimiz? nereye gitmek istiyoruz?” sorularının farkında ve gereğini yerine getirme yolunda olduğunu gösterir. Pazarlama'nın bu özelliğini anlayıp uygulayanlar, iyi insan olma yolunda önemli adımlar atmış olurlar. Örneğin, bir satış elemanı şirket içinde şirket kurup, müşterilere firmanın saptadığı fiyatların dışında, tutturabildiği fahiş ve farklı fiyatlar uygulamaya kalkarsa, yalan söylerse ( beyaz yalan değil ! kaldı ki bazen beyaz yalan bile zarar verebilir ...) hem kendi örgütüne, hem müşterilere, hem de kendi çıkarlarına zarar verir. Aslında bu tür kısa vadeli çıkarları için çalışmakla, üç dört bilezik için insan öldürmek arasında fazla fark yoktur. (Kuşkusuz 3- 4 trilyon lira için de insan öldürülmez ! Ama teşbihte hata olmaz !).

Pazarlama'da bir çok etik konusu, iyi insan olmakla ilişkilidir ama akıllı olmak ya da davranmakla da ilişkilidir. Örneğin, bir sigara şirketinde çalışan kişi o zamana kadar sigara ile kanser arasındaki ilişkiye inanmazken, önüne kanıtlayan ciddî bir rapor gelmişse veya Ar-Ge bölümü sizin meneceri olduğunuz üründe bazı önemsiz değişiklikler yapmış ve size göre bunlar o ürünü gerçekten yeni ve geliştirilmiş yapmamaktadır ama siz "yeni ve geliştirilmiş" diye ambalaj koyarsanız satışlar artacaktır ! Ne yaparsınız ? Bunlar cevap verilmesi zor sorulardır.

Kuşkusuz, bu tanımladığımız pazarlama az gelişmiş ülkelerdeki eski SSCB (bugünkü Doğu Avrupa ve Türkî Cumhuriyetler dahil) veya gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin az gelişmiş sektörlerinde insanların bildiği ya da alışageldikleri klâsik ürün, üretim ya da satmaya dayalı kestirmeci, bazen tokatçı, miyop, başını gözünü yara yara satmak isteyen anlayış olmayıp, çağdaş “tüketici yönlü” anlayıştır. Oysa ,geleneksel ürün ve üretim anlayışları , hatta satış anlayışı da, ekonomilerin belirli gelişme ve sosyo-kültürel düzeylerinde uygulanagelmiş yaklaşımlardır. Talep çok, üretim azsa (Ürün anlayışında) müşteri ürünü hizmeti bulduğuna şükreder . Hele bir de fiyatı düşükse daha da mutlu olur. Üretim anlayışında ise satıcı/üretici müşterinin /tüketicinin veri fiyatla en kaliteli,performansı yüksek ve en iyi özelikleri taşıyan ürünleri kendiliğinden tercih edeceğini varsayarak, sadece ürün hizmet kalitesine ağırlık verir. Bu anlayışın ünlü sloganı da “Daha iyi bir fare kapanı yaparsanız dünya ayağınıza gelir” şeklinde ifade edilir. Ne yazık ki bu “ en yakışıklı benim ”, “en büyük benim benden büyük yok” mantığı ile aynıdır. Ya da “saçımı süpürge ettim yine de yaranamadım” mantığı ile yani saçını (ürünü) süpürge eder ama iletişimde fire verirse (örneğin dırdır ederse !) …Geleneksel satış anlayışında ise herkesin bildiği “..ne üretirsem satarım,canımın istediği gibi davranırım, satamazsam biraz baskı ve reklam yapar yine satarım” şeklinde kendi kendine gelin güvey olmak ve müşteri adayları hakkındaki insanlık dışı ,diktatöryal, otokratik ve antidemokratik varsayım yatar. Müşteri hakkında bu tür varsayımlar genellikle “satıcılar pazarı ” dediğimiz, rekabetin yoğun olmadığı, satıcıların egemen olduğu koşullarda yapılır. Burada biraz müşterilerin ya a müşteri adaylarının ellerinin mahkum olmasından ama daha çok satıcıların başka türlüsünü yapacak güç, olanak, birikim, kültür ve eğitimlerinin olmamasından ve de çoğu kez aşırı kar hırsından gelen dürtüler ve davranışlar görülür. Böyle olduğu için müşteri adayları küçük görülür. Bazen aşağılanır da.. Bugün bile asla satış danışmanı ,müşteri temsilcisi gibi sıfatları hak etmeyen çağdışı kafalı satış elemanlarının müşterilere “ sen dili ”ni kullanarak “bunlar pahalı sen bunları alamazsın” dediğini ,hatta bindiği dalı kesercesine müşterilerini dükkandan kovduğuna tanık olunmaktadır. Pretty Woman (Özel Bir kadın) ve Selenafilmlerinde insanlırk dışı bu tür davranışların tipik örnekleri yeterince görülmüştür. Dolayısıyla müşteri hakkında fildişi kulelerde varsayımlarda bulunmak çok yanlıştır. Ünlü Komser Kolombo da pejmürde pardesüsü ile geldiği vaka mahallerinde ve sonrasında kendisini aldatmaya teşebbüs edecek sanıklar ile kendisiyle rekabet eden emniyet teşkilatı mensuplarını yanıltarak suçluları bulma amacına erişmektedir. Türkçe'deki“para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” sözü de karşındakine kötü davranmama konusunda önemli bir uyarıdır. Bu nedenle pazarlama hedef kitleyi (müşteri adaylarını) “eksik tartma” yı kaldıramaz. İnsanı eksik tartanlar da bunun bedelini çok kötü ödeyebilirler… Müşteriler ile satıcılar arasında görünüşte alışveriş tamamlanmış gibi de olsa, Doğan Cüceloğlu'nun sözünü ettiği benim “ açık hesap ” dediğim ,bitmemiş işler (unfinished business ) olması son derece tehlikelidir.

Çağdaş pazarlama'da “tüketici yönlülük” ağır basmakla birlikte, tüketici ya da müşterinin de satıcıya karşı genel ve özel - o alışverişe özgü - yükümlükleri olacağı için bu anlamda tüketici kavramı yerine "karşı taraf" yönlü demek daha doğru olabilir. Örneğin, makine tamiri için bir servis şirketinin elemanını çağırıp ondan sonra adam yola çıkmadan makineyi bir yolla kendiniz tamir etmişseniz, kendisine bunu zamanında bildirmemişseniz, siz de satıcıya zarar vermiş olursunuz.

Yukarıda sıralanan "iyi insan" özellikleri, müşteri odaklı"modern pazarlama" anlayışına uyarlanarak, içine şöyle oturtulabilir; Modern pazarlama, iki tarafın mutlu çıkacağı değiş tokuş ilişkilerinde pazarlayacak şeyi olan tarafın önce karşı tarafı tanıyarak, onun istek ve gereksinmelerini mümkün olduğunca ayrıntılarıyla belirleyip,ona uygun hazırlık yapmayı gerektirir. Bu belirli bir çaba göstermeyi gerektirir. Bu hazırlık aynı zamanda plan program yapmak demektir. Bu hazırlık karşı tarafın istediği kalitede (ya da birlikte kararlaştırılan veya söz verilen kalitede ama ille de en iyi kalitede değil !) ürün ve hizmeti (kişi,-örgüt,mekân,hizmet,fiziksel mal,-fikir-dava-,deneyim, vb) istediği şekilde hazırlamak için, alabileceği fiyat ve ödeme koşullarını belirlemek, alabileceği yere götürmek veya onu getirtmek, kendisine istediği malın nerede, ne zaman ,nasıl, hangi fiyattan hazır olduğunu her türlü araçtan (TV radyo, gazete dergi, telefon mektup faks vb ile) yararlanarak duyurmak gibi çalışmaları içerir . Bu da önce planlama ister. Aynı şekilde arkadaşlık vb gibi insan ilişkilerini de dantel örer gibi işlemek, çiçek sular gibi sürekli bakmak gerekir. Ayrıntılara önem vermek,yaptığınız bir gafı, belki farkında olmaz, olmamıştır geçiştiririm diyerek unutmaya ve/veya unutturmaya çalışmamak gerekir. Burada "karşı tarafı" seçmek de önemlidir. Bunun için de önceden planlama önemlidir yani bir kişi veya satıcının (aslında alıcı da satıcı gibi vericidir, yani satın aldığı şey karşısında bir ödeme yapar, bazı yükümlülükler üstlenir) her önüne gelenin her istediğini vermeye soyunmasına ne gerek vardır ne de olanak. Türkçedeki “Dostunla ye iç,alış veriş etme”sözü aslında hem doğru hem yanlıştır. “Doğruluğu”, bu işi becermek pek kolay değildir anlamında olduğu için. Zaten yeni gelişen “ilişki pazarlaması” yaklaşımı çerçevesinde ben bunu“alışveriş ettiğin kişi ile dost ol” şeklinde tersine çevirmekteyim. “Yanlışlığı” ise dostluğun kendisi de bir alış veriştir. Dost ile parasal yönlü alış veriş, mantıkî beklentiler ve yeterli olgunluk ve taraflar arasında nisbî sosyo- kültürel dengeler olursa zor değildir. Gençken insan genelde çok kişi tanımak, bol kartvizit alışverişi yapmak, sürekli yeni ufuklara açılmak ister..Yani ilişki sayısını artırır. Burada da seçici olamayabilir. Kendini aşırı yükleyebilir ve ilişkilerle başedemeyecek hale gelebilir. O takdirde ilişki kurduğu kişilerle, özel yetiştirme, bakım, sulama isteyen -özellikle şükran ve minneti olanlara karşı- ilişkilerinde aksamalara yol açabilir. Yaşlıyken bazen de bunlar teker teker hayattan çekilirken, özel zaman ayıramadığı bu kişiler ve ilişkiler için hayıflanıp, pişmanlık ve suçluluk duyabilir. Oysa, modern pazarlama ve fiziksel dağıtım analizi yöntemleri, örneğin ABC analizi, bize ilişkilerimizde en çok doyum sağlayan, materyal olarak en çok kazanç getiren müşterilerimize daha çok özen göstermemizi öngörür (diğerlerini ihmal değil ama hak ettiğinin üstünde zaman, enerji vb ayırmamayı). ABC analizi (bugün CRM ve CRM teknolojileri ) asıl özen gösterilmesi ,değer verilmesi gereken ilişkileri ortaya koyar. Aşırı sayıda ilişkiye girmek de karşı tarafa taahhüt anlamına gelir ve bu kez taşıyacağından çok yük alırsan tüm ilişkilerin bozulabilir. O yüzden kişinin,örgütün veya işletmenin "karşı taraflar” arasında, seslenebileceği (hitap edebileceği) ve/veya gücünün yeteceği taraf veya tarafları seçmesi gerekir. Bunun için de bilgi toplamaya gereksinmesi vardır (pazarlamada biz buna pazarlama bilgi sistemi ve pazarlama araştırması sistemi diyoruz). Bu araştırma o kişinin/satıcının önündeki engellerin neler olduğunu ortaya koyar. Bu da kişinin iyi karar alıp, iyi hazırlık yapmasını, özenli davranmasını ve yanlış yapmamasını sağlar. Araştırma, aslında karşı tarafı "dinleme" yi de içerir. Karşı tarafı dinlemek onları anlamak olduğu kadar , öneri ve şikâyetleri teşvik etmek anlamına da gelir. 0-900'lü ücretli doğrudan pazarlama telefonlarının ama ve özellikle 0-800'lü (ama işleyen PBX' li ) tüketici danışma merkezlerinin fonksiyonu budur. “Her şikayet bir armağandır” özdeyişi de bu bağlamda çok anlamlıdır. Komplekssiz insan, kendisine yöneltilen şikâyeti olgunlukla karşılayıp gereğini yapandır. “ Kişi kendini bilmek gibi irfan olamaz" sözü bu durumu en iyi açıklamaktadır. Yanlışını kabul etmek hem akıllılık hem de iyi insanlıktır. Oysa,gelişmiş ülkelerdeki “ne diyorsam o” şeklindeki low-context kültür yerine özellikle az gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkelerde Edward T. Hall'ın sınıflamasına gore high-context kültür yani öküzün altında buzağı arama ve dolayısıyla alınganlık, şikayet ve hata kabul etmeme kültürü egemendir. Şikâyet dinlememek ise insanın kendisine zarar veren yıkıcı bir davranıştır. Kendini düzeltme fırsatı vermez. Böylece karşı tarafı (pazarlamada hedef pazar veya kişi de diyoruz) seçtikten sonra bu pazarın istediğine uygun pazarlama karışımı (4P) ya da (7P) geliştirebiliriz. Daha sonra da o 4P'yi uygulamak için gereken şekilde organize olup (kişisel ya da grup olarak örgütlenip) kaynaklar (para,insan,bilgi,zaman enerji, sermaye, know-how) bir araya getirebiliriz. Kuşkusuz herşeyin plan ve programlara uygun gidip gitmediğini, iş işten geçmeden, yumurta kapıya gelmeden, sapmaları zamanında belirleyip düzeltmek için denetlemek ve önlem almak da gerekir. Tüm bu çalışmalar modern hedefli pazarlama yönetimin temelini oluşturur. Dinlemek gibi, gerektiğinde susmayıp, ölçülü şekilde konuşmak da saydamlık ve dürüstlük gereğidir. Bu da pazarlamadaki “marka ve etiket prensibi” yle bağdaşır. Markasız ve etiket koymayan firmalar nasıl ki güven vermezse, açık olmayan kişiler de güven vermez.

Modern pazarlama, herkesi farklı görür ya da insan ve/veya grupların farklılıklarını normal kabul eder ve hedefli pazarlama yapmaya çalışır. Modern pazarlama anlayışı insanların, grupların, örgütlerin çoğu kez karşı taraftan farklı olma veya onlara fark atma arzularını doğal ve beşerî (insana özgü) bir olgu olarak kabul eder. Burada önemli olan bu farkı yapıcı,olumlu ve gerçek değerler, eylemler ve konumlar üzerinden ortaya koymaktır. Bu da yenilikler ve sürekli geliştirmelerle ve daha da önemlisi yenilikçi ve evrensel olmakla olabilir. Yoksa az gelişmiş ülkelerde veya az gelişmiş kompleksli ve kötü niyetli yetersiz insanların yaptığı gibi, onun bunun giyimi,kuşamı,saçı başı, elbisesindeki toz, buruşukluk,- kamu kişisi ve örnek olması gerekenlerden değilse- özel yaşamı vb ile uğraşmakla olmaz. Hilelerle veya toplumsal boşluklardan yararlanılarak elde edilmiş aslında lâyık olunmayan makamlar ve sıfatlara dayanılarak kendini gerçekten o sıfat ve makamların sahibi sanarak hareket etmekle de olmaz. Sırıtır.

Özellikle son zamanlarda gelişen, müşteriye özgü seri pazarlama , demassification , “kitlesel özelleştirme” mikro pazarlama,bire-bir pazarlama, niş pazarlama, “ kupon işi pazarlama” ya dasipariş üstüne opsiyon sistemi , kişiye özel pazarlama bu yaklaşımın açık kanıtlarıdır. Bu durum kazanç elde etmek için daha çok ve ayrıntılı çaba harcamayı gerektirir.

Tek tek kişilerin istek ve gereksinimlerinin dikkate alınarak üretim ve pazarlama yapılması,sonuçta çok sayıda tüketici veya müşterinin yer aldığı “ pazar odaklı modern pazarlama anlayışının” yerini, tek tek her müşterinin ayrı bir Pazar gibi kabul edildiği “ insan odaklı modern pazarlama anlayışına terk ettiğini göstermektedir. Böylece de pazarlama ile iyi insanlık burada da kesişmektedir.

Modern pazarlama kavramı kâr etmeyi öngörür. Şart koşar.“Kar için değil nam için” sözü çoğu keç gerçekçi ve anlammlı değildir. Ancak kâr etmek için bunu hak edecek çabaların (emek, enerji, personel, zaman, maliyet,) harcanmasını ve mütevazı olmayı yani önce karşı tarafın isteğinin ne olduğunu anlamak için ve sonra bu isteği elde etmek için de, yerine getirmek için de ciddî çalışmalar yapılması gerektiğini, ter dökülmesini, emek zaman ve biraz da para harcanması gerektiğini öngörür. Bu da pazarlamada pazarlama araştırmalarıyla saptanmaya çalışılır. Bir başka deyişle, “pazarlama”da fiilî para verip malı teslim alma aşamasına gelmeden çok önce , hem hedef pazarlarnı belirlemek hem de onların isteğine uygun,değerini onların vereceği veya verdiği,pazarlama demetleri (paketleri) oluşturmak için hazırlıklar yapılmalıdır.

Değiş tokuş ve ticaret çok ciddî işlerdir. Lâf olsun diye ya da “ dostlar alışverişte görsün” diye yapılmaz. Bir değiş tokuş ilişkisinde ilgili taraf talep ettiğini hak etmeli ve karşı taraf da,aslında her iki taraf da, bedelini ödemelidir. Örneğin, siyasal pazarlamada yıllarca bir partiye emek vermiş yetenekli ve gerçekten lâyık bir kişi varken, sonradan partiye hiç emek vermemiş bir kişinin-çok değerli olması gibi bazı istisnaî durumlar dışında- onun yerine milletvekili adayı gösterilmesi hakkaniyete sığmaz. Ancak sunu (4P paketi) için ödenecek bu bedel, içinde bulunulan koşulların veya ortamın bir fonksiyonudur ; Bedel (fiyat) = f (ortam ). Örneğin, bir sinemada veya maçta seyirci susayınca kendisine içecek olarak ne sunulursa,parası da varsa, seçeneği olmadığı için,onu kabul etmek yani bedelini ödemek zorunda kalabilecektir. Başka bir ortamda ise başka bir fiyat ürün vb seçeneğini seçebilecektir. Alış veriş ilişkisinde, veren taraf “sunu”su (satış paketi) için enerji, zaman ve para harcayacak, alıcı da benzer çabaları harcayacaktır. Ancak bu alış veriş ilişkisinde her iki taraf da gereken çabaları göstermek yerine, ucuza kaçmaya, az çaba,az para,az enerji ve zaman ile işi kestirmeden götürmeye çalışırsa ilişkinin tılsımı bozulur. Örneğin, alıcının da olanağı olduğu halde, ille de ben ancak şu fiyattan alırım diye direterek, dayatarak ürün ve hizmete (sunuya) hak ettiğinden az fiyat teklif ederse, yani malı öldürmeye kalkarsa, alış veriş gerçekleşmez. Gerçekleşirse de iki taraftan biri tatmin edilmiş olmaz. Lanet ede ede yapılan satış ile alıştan kimseye bir yarar gelmez. Hiçbir müşteri kavga döğüş aldığı bir ürün ve hizmetin anıları ile yaşamak istemez. Alıcı, aldığı ürün ve hizmet için ödediği para için “helal olsun değdi”diyebilmelidir. Ancak alıcının satıcıyı zora sokmak için , malı haksız yere kötülemesi daha da kötüdür. Ama pazarlık yapılabilir. Alıcının karşılıksız çek yazması da insan ilişkilerindeki yalancılıkla aynı şeydir.

Arkadaşlıkta ve aşkta da bir alış veriş vardır. Burada, çağdaş pazarlamada ürün hizmet kavramının fikir ve kişilere kadar uzanması bazılarına ters gelebilir. Oysa arkadaşlık ve sevgi bile modern ve sosyal pazarlama konusu içine dahil edilebilir. Çünkü bu ilişkilerde de pazarlama vardır. Ancak bu ilişkilerde de bedel nisbîdir. Bu tür alışverişlerin bedeli ise her zaman bire bir olmak zorunda değildir. Tıpkı para ile değiş tokuş edilen alışverilerde bile, fiyat ile o mala atfedilen değerin kişilere göre nisbî oluşu gibi. Burada da, değerini sizin değil de karşı tarafın belirleyeceği, karşı tarafın değer vereceği anlamında değerli bir şeye sahip olmak ve/veya üretmek gerekir (Bu değer verilecek şey, maddî ticarette herhangi bir ürün veya hizmet, diğer alanlarda ise güzel, aranan bir arkadaşlık ilişkisi, uzun süreli sohbet, iyimserlik, destek vb olabilir). Kim, kârsız,çıkarsız bir şey yapıyorum derse inanmayın. Dilenciye ya da fakirlere hayırda bulunanlar genelde“ başımın gözümün sadakası olsun” derken açıkca bu veriş'ten ne almayı beklediklerini ortaya koymuş olmaktadırlar. Kötü olan çıkar peşinde koşmak ya da çıkarını gözetmek değil, bunun için kötülük yapmak ve başkalarına zarar vermektir. Ancak pazarlama yaklaşımı , sevgi ve saygıyı bir derece açıklasa da , aşk olgusunda a biraz kimyasal, elektriksel ve radyasyonel konular işin içine girdiği ve insanın fiziksel, kimyasal özellikleri çok kolay değiştirilemeyeceği için aşk ilişkisinin her yönünü açıklayamaz.

Bütün bunlar takipçilik, duyarlık ister. Bu yazının yazılışından beş yıl sonra OPET adlı bir akaryakıt firmamız Web sitesindeki müşteri danışma birimini “Müşteri Duyarlık Birimi” olarak değiştirmiştir. Tekelci firmalarda bile aynı şekilde sorumlu davranmaya çalışılmalıdır. Yarın bir gün tekel kalkabilir, kalkmasa da insanların “eli mahkûm” diye antidemokratik davranmak insanlığa sığmaz. Tüm bunlar "toplam kalite”anlayışının "insanlık” anlayışı olduğunu gösterir. Ticarette risk açıkça görülüyor ama insan ilişkilerinde risk ve zarar hemen görülmeyebiliyor. Çünkü alış veriş konusu binlerce detayı olan " arkadaşlık ilişkisi" dir. Modern pazarlama yönetimi bu hazırlık çalışmalarının her aşamasında interdisipliner bir yaklaşımla psikoloji, antropoloji, sosyoloji, matematik, istatistik, davranış bilimleri, insan kaynakları yönetimi, mimarlık, ekonomi, hukuk vb gibi belirli bilim ve disiplinlerden yararlanır. Örneğin, kime (hedef pazar dilimi) neyi, ne zaman,nasıl sunacağını, hangi sözleri ve ortamı kullanarak, nasıl duyuracağını, dağıtacağını kararlaştırır.

Pazarlama, satıcı ve üreticilerden müşteri ve tüketicilere doğru yönelen “tek taraflı satış” ve “pazarlama iletişimleri” de demek değildir. Pazarlama'da her türlü 4P sunumu karşılıklı özgürlük ve gönül rızasına bağlıdır. Bu konuda aözgürlüğü kısıtalayan tek şey toplumun daha büyük çıkarlarıdır ki ona da sosyal pazarlama ve fakir – dava pazarlaması yaklaşımlarıyla çözüm aranmaktadır.

Pazarlara veya hedef kitlelere yanlış şeyleri sunmak ya da sunmak için turistik yörelerdeki hanutçuların, bazı küçük dükkanlardaki “kraldan çok kralcı” satış elemanlarının ya da mağaza sahiplerinin yaptığı gibi karşındaki insanı (müşteriyi) zorlamak,taciz etmek iyi insan davranışı değildir. Mantıklı da değildir. Türkçe'deki “teklif var israr yok” sözü bu bakımdan çok anlamlıdır. McDonald's,Burger King vb gibi batılı franchising kuruluşlarında müşteri adaylarına ek satış (add-on) veya çapraz satış (cross-selling) veya daha fiyatlı menüler (up-selling) için bir kez sorulur ve müşteri adayı kabul etmezse bir daha sorulmaz. Teklif edenin yüzü bir kez kara olur ! Son zamanlarda vur deyince öldür misali şifreli , paralı kanallarda yayınlanan bazı futbol maçlarında ekranı olur olmaz yerlerde ikide bir de rahat bir şekilde maç seyrettirmeyecek şekilde taciz edercesine dolduran bir veya birden çok firmaya ait reklamlar, sadece o kanallar için zaten para ödeyenlere karşı haksızlık olduğu gibi etik olarak da yanlış olup kanalların açgözlülüğünden başka bir türlü açıklanması zor uygulamalardır. Bir fikri, malı insanları kandırarak, zorlayarak kaç kez satabilirsiniz ?”. 0- 900'lü telefon satışlarının ya da "sevap satıcılığı"nın yapmaya çalıştığı budur. Bazen de, yalanla, sahtekarlıkla aldatıcı reklamlarla gerçekleri çarpıtan "çekilin lan yoldan ben geçeceğim" diye yollarda arabası ile herkesi taciz eden, içlerinde okumuşları da bulunan, zorba ,şaşkın, magandalar gibi gibi dükkan açanlar da, klasik baskıcı satış anlayışındaki ya da anlayışsızlığındaki yaratıklardır. Örneğin, web sitelerinde açıkca yalan söyleyenler gibi. bunlar "karışma ulan ben yalanla da dolanla da olsa satarım,tekerime çomak sokma" kafasındaki sokak serserilerinden pek farksızdırlar.

"Doğru pazara yanlış şeyler de sunulmamalı ve doğru pazara doğru şeyleri sunarken bile estetiğe, iyi konuşmaya (iletişime) , önem verilmelidir. “Malım, nasıl olsa iyi, ben doğruyum” diye umursamamak da iyi değildir, iyilik değildir. Karşı tarafın algılamasına da özen göstermek gerekir. Karşı tarafı, ürettiğini duyurma aşamasına gelmeden çok önce, dinleyip,araştırıp,anlayıp gereğini yapıp ondan sonra duyurmak gerekir. Duyururken de dikkatli olmak ve kullanılacak kelimelere renklere, ortama (reklam sloganları, mecralar vb seçmek), zamana vb dikkat etmek gerekir. Yani eşref saatini bulmak bile önemlidir. Burada artık entegre pazarlama iletişimiyaklaşımı sorunun çözümünde çok önemli bir rehber olmaktadır.

Pazarlama ve işletmecilik, insanlara,toleransı, birbirine taviz vererek, başkalarının yaşama, hizmet verme, hizmet ederek kazanç sağlama hakkına da saygı gösterme ve destek vermeyi ve kazanırken kazandırmayı (win-win) öğretir. Örneğin, Türkiye'de medya reklam ajanslarına %25 indirim sağlar. Reklamverenler ajansları atlamak isterlerse bu %25'ten yararlanamaz sadece %10 iskonto alabilirler. Bu geleneksel olarak ajansları korumak ve yaşatmak için medyanın gösterdiği bir kolaylıktır. İnsanlara bir arada yaşamanın kurallarını öğretir. Örneğin, ekonomi gazeteleri, reklam ajansları, personel bulma, iş bulma kuruluşları, kişilik testi yapan firmalar vb diğer firmalardan (üreticilerden,distribütörlerden vb) iş isterler, reklam isterler vb. Bu firmalara, belli ölçüler içinde kalmak koşuluyla, arka çıkmak sosyal sorumluluk gereğidir. Toplumda herkes birbirinden birşeyler talep etmektedir. Ancak medya vb bu reklam vb isteklerinde aşırı kaçar ya da zorlayıcı olursa, bu aşırı taciz ve bazen de haraç istemeye yakın bir şey olur. Hiç vermemek de katılıktır. Sosyal sorumluluk anlayışından yoksunluktur. Ayrıca firmaların halkla ilişkiler çabaları açısından da irrasyoneldir. Çünkü reklam vermeyen, halkla ilişkiler çabası harcamayan firmaların haberleri medyada yer alamayacağı gibi, oluşacak önyargı nedeniyle olumsuz haberlere hiç düşünmeden, araştırmadan hemen yer verme eğilimini gündeme getirir. Medya eğer o olumsuz haberleri bizzat kendisi yaratmazsa!.

Müşteriye etikette ve reklamda bilgi vermekten kaçınmamak ve üşenmemek ve de sözle ne söylendiyse doğru söylemek,eksik bilgi vermemek gerekir. Çoğulcu toplumlarda reklam diğer kurumlardan çok farklı değildir. Ama aldatma, açık sahtekârlık evrenseldir. Hükümetlerde , karı koca ilişkilerinde bile rastlanır.“Reklam günahsız değildir ama günah tekelini de elinde tutmaz”. İkna etmek, bir toplumda tüm kişi ve kuruluşların icra ettiği meşrû bir insan etkileşimidir. Fakat bu manipüle etmek anlamına gelmez. En azından çoğu zaman gelmez. İyi insan söylemesi gerekeni söylemeli, söylememesi gerekeni de söylememelidir. Bu da “hedefli pazarlama ”yla olur. Ya da hedefli pazarlama pratiği bize bu alışkanlığı kazandırabilir. Pazarlama'da bir teklif yapanın sonuna kadar ona sahip çıkması gerekir. Yani zımnî garanti veya baştan kesin olmayacağını söylemesi veya sonradan fiilî olanaksızlığa düşüldüğünde karşı tarafa zarar görmemesi için zamanında haber vermesi gerekir. Erteleme, kimseye yarar sağlamaz. Tüketici yönlü etik pazarlamada, belirli pazarlama iletişimi koşullarında , karşı tarafa (alıcıya), ürünün iyi avantajlı yönleriyle birlikte, dezavantajlı yönlerini de gösteren- "iki yanlı”-mesajlar vermek gerekir. Bu “belirli pazarlama koşulları” şöyledir: Hedef kitle özellikle okumuşsa ve sonradan nasıl olsa anlama olasılığı yüksekse iki taraflı mesaj uygundur. Buna karşılık, az kültürlü ve az olanaklı ,seçenekli kişilerin fazla bilgiyle kafaları karışabilir ve huzursuz olabilirler. Onlara zararlı olmadıkça tek yanlı bilgi verilebilir. 0-800 tüketici danışma merkezleri iyi tutum, dinleyicilik işaretidir. Reklam ve pazarlama iletişimleri semiyoloji, metafor,allegori ve sembollerden yararlanarak insan iletişimlerine renk katar. Her abartmayı da eleştirmemek gerekir. Hedonik yapıdaki insanlar hedonik yapıda olmayan rasyonel insanların da gevşemelerine veya rahatlamalarına yardımcı olabilir. Uydu ve bilgi çağı tüm dünya pazarlarını saydamlaştırdığı için pazarları mümkün olduğunca tam rekabete doğru yöneltmekte, bu da satıcıların doğru davranmaların adeta zorunlu hale getirmektedir.

Promosyonları laf olsun diye yapmak,yalan vaadler ile gerçek bir değer aktarmamak için her türlü manevraya başvurmak ,söylediği veya vaad ettiği ile yaptığının birbirini tutmaması iyi insanlık değildir. Müşteriye bir şeyler vaad edip, daha başından engeller koymak ya da müşterini onu elde etmemesi ya da elde etmeye çalışmaktan soğuması için çeşitli şekillerde yokuşa koşmak ya da sunduğu şeyin kalitesini, değerini düşürmek modern pazarlama kılığına bürünmüş gaddarlıkla eş anlamlıdır. Bugün bazı firmalar, tıpkı deprem vb afetzedelerine eski püskü ,ütüsüz, pis, giyilemeyecek şeyleri göndermeye kalkan kötü niyetli ya da dostlar alışverişte görsün şeklinde davranan bazı kişiler gibi, “ ne kadar yersen ye şu kadar fiks fiyat” diye müşteriyi içeriye çekip beklemiş, kalitesiz gıda maddelerini , üstüne üstlük bir de self servis yöntemi ile müşteriyi aşağılayarak sunmaktadır. Bir başka dünyaca ünlü hipermarket, belirli bir tutarın üzerinde alışveriş yapanlara otomobil çekilişi yaparken formları kapalı zarflarda attırmadığı gibi, tüketicilere “otomobiliniz var mı, ne marka” diye de sorma ayıbını yapmaktadırlar.

“Kişisel satış” ta bir satış elemanının çok yönden kişiliğini,meslekî bilgisini geliştirmiş olması gerekir. Dolayısıyla, kendi kişiliğini alıcıya kanıtlamaya kalkışması veya müşteriyle zekâ yarıştırması , kendisinin ne kadar zekî ve önemli olduğunu göstermeye çalışması müşteri kazandırmaz . Önemli olan karşı tarafın kendini daha iyi hissetmesini sağlamaktır. Örneğin, Pretty Woman filminde mağaza meneceri, filmin erkek kahramanı Richard Gere'ye ‘sizin ne kadar önemli bir kişi olduğunuzu mağazadan içeri girer girmez anladım' diyerek bu konuda bir adım atmak istemiştir ama daha incesini düşünemediği için güzel sevgilisini işaret eden aktörden aldığı aldığı cevap “ben değil ‘o' önemli !” olmuştur. Satış elemanı nazik ve kararlı olmalı ama müşterisiyle yarışmamalı ve zorlayıcı da olmamalıdır. Pazarlama iletişimi ya da tutundurma'nın en önemli araçlarından biri kişisel satış yani yüz yüze satıştır. Yüz yüze satış en etkili satış şeklidir ama olumsuz yönde de etkili olabilir. Bir kerelik vurkaç bir ilişki diye bakarsanız olumsuz olur. Örneğin,satış elemanının müşterilerden, bayilerden borç almaması,hediye kabul etmemesi gerekir. Aksi halde gebe kalabilir. Oysa “ ilişki,İ pazarlaması ya da ilişkisel pazarlama” uzun süreli kalıcı ilişkilerin önemine işaret etmektedir. İlişki pazarlaması her günün yeniden kazanılmasını gerektirir. Yoksa, birkaç göstermelik başarı kazanıp onun üstüne yatmaya çalışmayı kabul etmez. Bu da 4P'nin düşmemek için bisiklet pedalı çevirmek gibi sürekli yenilenmesini ifade eder. “Müşteri bir kere benim oldu bundan sonra da gelmeye devam eder” gibi bir varsayımla aynı 4P'yi muhafaza etmek, evlendikten sonra kendine ve birbirl erine önem vermeyen çiftlerin davranış ve tutumlarına benzer. “Baba” romanını unutulmaz yazarı Mario Puzo, Omerta adlı eserinde“İnsanlar onlara geçmişte yaptığnız iyiliklerden dolayı size minnetkarlık duymazlar . Ancak gelecekte sizden beklentileri varsa size bağlanırlar” diye katı ama maalesef biraz da gerçekci bir söz etmiştir. Bunun tersten ve kaba okunuşu bizdeki“köprüden geçinceye kadar ayıya dayı” yaklaşımlarıdır. İyilik yaptığınız kişiler iyi (akıllı) insan değillerse, iyilik sonrası bir mesafe katedince yükseldiklerini sanırlar aslında "havalanırlar !" ya da aslan kesilirler. O da yetmiyormuş gibi, kendilerine iyilik yapanı da aptal ya da fare gibi görmeye başlarlar. İyilik yapandan kaçarlar, kaçınırlar.. Kredi vermek istemezler...O gün için "akgün" olan iyilik günü ,sonradan onlar için asla hatırlanmaması gereken "karagün" olur...Bu gibi şaşkınlar ,çok çabuk, kendilerine iyilik yapandan artık beklentilerinin kalmadığı veya bir daha karşılaşmayacaklarını sanırlar. Bunlar ilkokulda okudukları Lafonten masalını bile hatırlayamazken kendilerine yapılan iyilikleri mi hatırlayacaklardır ! Müşteri sadakati ve frekans pazarlaması, kulüp ve e-grup oluşturma çabalarının arkasında hep bu düşünceler yatmaktadır. İnsanlara aşırı israrcı olmamak gerekir. Ayrıca fikir ya da mal ne olursa olsun satmaya değil, karşı tarafın gereksinmesini öğrenip,anlayıp onun için en uygun olanını vermeye, bir nevi müşâvirlik (danışmanlık) yapmaya çalışmak gerekir. Onun için "koşulsuz müşteri mutluluğu" ilkesini benimseyen bir şirketimiz tezgâhtarlarının adını "satış/müşteri danışmanı" diye değiştirmiştir. Eski düşünürlerden birine ait olan "ne istediğini bilmeyen bulduğunu beğenmez" sözünü pek beğenip, dükkânına asan bir perakendeci tüketici ya da müşterilere aynen şu mesajı vermektedir: “Arkadaş sen ne istediğini biliyorsan buraya gel, bilmiyorsan gelme, ben seninle uğraşmam .. dert babası değilim ya da zımnen ‘ben tok satıcıyım' !". Söz doğru olmakla birlikte, bu sözü dükkâna asmak yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, sadece kabalık değil ama aynı zamanda pazarlamacı olarak misyonunu inkâr etmek, bindiğin dalı kesmektir ve egoistliktir. Bu biraz da çevrede yeterli rekabet olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım , her insanın, (hedef kitlenin) eş bilgi,zeka,beğeni,deneyim vb düzeyinde olduğunu kabul etmek gibi yanlış ve zararlı bir varsayıma dayanır. Oysa, satıcı bir danışmandır ve alıcının alışverişle ilgili sorununu çözümleyicidir. Dükkân açarak, fabrika açarak ortaya çıkmak bu demektir. Gülümsemesini bilmeyen dükkân açmamalıdır“ diye bir Çin atasözü vardır. Akıllı, bilgili olmayanlara yardımcı olmamak iyi insanlık değildir. Kişiler arasındaki ilişkilerde ise, bazen bir fikir satmak isteyen bu kadar kendini ortaya koymadığı için, insanlar değerlendirme yapmakta güçlük çekebilirler. Ayrıca satış elemanları veya üst düzey sorumluları , müşterilerle görüşme yaparken parazite (yani araya görüşmeyi baltalayacak,aksatacak şeyler) izin vermemelidirler. Bu hem nezaket gereği hem de akıl gereğidir.

Reklam (iletişim) ile dağıtım arasında uyum da önemlidir. Bu, dağıtımda malı söz verilen zamanda, söz verildiği şekilde hasarsız vb teslim etmek anlamına gelir. Bunu yapmazsanız sizden alacağı mala güvenerek başka taahhütlere giren müşterinizi veya onun müşterisini ,tüketiciyi zor durumda bırakabilirsiniz. Müşterinin siparişinin yerine getirilip getirilemiyeceği konusunda da kendisine mutlaka zamanında cevap verilmelidir. Elinizde mal kalmamışsa, müşteri zamanında başka yerden alabilsin diye onu oyalamamak gerekir. Ama başka yere gitmesin diye basitlik yapıp “o mal artık üretilmiyor,kalmadı,hiçbir yerde bulamazsınız” demek iyi insanlık değildir. Dolayısıyla müşterinin zamanına karşı da duyarlı olmak gerekir. Müşteriye farklı muamele yapılacaksa, baştan politika belirtilmeli, sürpriz olmamalıdır. Bilindiği gibi, özellikle franchising sistemi ile çalışan Pizza firmalarının “20 dakikada yarım saatte teslim ya da para iadesi” vb gibi uygulamaları reklam ile dağıtım uyumu bakımından tipik bir örnektir.

Müşteriye satın aldığı malları zamanında ve istediği şekilde, miktarda ve kusursuz, hasarsız, istediği yerde teslim etmek sözünü tutmaktır. DHL'nin sloganı “ We keep your promises” “ Biz sizin sözünüzü yerine getiririz.” İşletme sözünü tutamayacak bir duruma düşüyorsa bunun erkenden farkına varıp karşı tarafın zarar görmemesi için gerekli önlemleri almasına olanak verecek şekilde haberdar etmelidir. Ancak pazarlama ve işletmeciliktemalı teslim ve dağıtmak için müşterinin ayağına kadar gitmek iyi niyetten de olabilir kötü de .

“Halkla ilişkiler” ise tamamen iyi, üretken ve sosyal sorumluluk sahibi bir firma,kuruluş olduğunuzu göstermenin en etkin araçlarından biridir. Kuruluşların, toplumdan kopuk şizofrenik bir yaklaşımla yaşamlarını sürdürmenin kolay olmayacağını, topluma, çevrelerine karşı proaktif ve reaktif tutum ve davranışlar sergilemelerini öngörür ve bunun için sürekli olarak çalışır. Tüketicilerin/müşterilerin (serbestçe seçme, temel gereksinmelerini karşılama, bilgilendirilme , eğitilme, tazmin edilme, güven duyma, temsil edilme veya sesini duyurma , sağlıklı çevre) 8 hakkına saygılı davranmak da iyi insanlıkla yakından ilişkilidir. Çünkü insan alıcı ve satıcı olarak çelişen ya da çelişkili gibi görünen iki kişilik taşır. İyi insan, ilişkilerinde başkalarına zarar vermeyen ve yük olmayan nimet ve külfetleri nispeten eşit paylaşmaya çalışan insandır. Ama pazarlamada dağıtım kanallarında işbirliği yerine ,çatışma doğuran en önemli nedenlerden biri stokların finansman yükünü bir sonraki aşamaya devretmeye çalışmak, adil yük paylaşımına razı olmamak ve “gemisini kurtaran kaptan” edasıyla hareket etmektir. Örneğin, bir satış müdürünün toptancılara biraz da imalâtçı gücünü kullanarak satabileceklerinden fazla mal yıkıp, çeklerini alıp,arkadan sevinmesi iyi insanlık değildir, akıllılık da değildir. Dağıtım kanallarında mükemmel ilişkiler için aracıların üreticileri ilgilendiren pazarlara yakın olmaları,yeterli stok tutmaları,kendi tutundurma programlarının da olması, imalâtçılardan çok fazla promosyonel destek talebinde bulunmamaları, müşterilerine hizmet vermeleri, çeklerini zamanında ödemeleri gerekir. Buna karşılık mükemmel imalâtçıların da yeterli çeşit bulundurmaları, reklam vererek talebi geliştirmeleri,aracılara promosyonel ve yönetimsel yardımda bulunmaları ve ürünle ilgili garantilerin gereğini yerine getirmelidirler. Bu prensipler ile iyi insanlık arasındaki ilişkiler açıktır. İşte bunun içindir ki artık dağıtım kanalları yerineentegre tedarik zinciri yönetimi (SCM) ,PRM (Paydaş İlişkileri Yönetimi) kavramları yerli yerine oturmaya başlamıştır.

Öte yandan, yüksek fiyat koymak her zaman da kazıkçılık anlamına gelmez. Ancak malın fiyatını baştan açıkça söylemekten kaçınmak ya da yanıltmak,borçlarını zamanında ödememek, geciktirmek için küçük numaralara başvurmak, kötü insanlık ve kötü müşterilik,kötü satıcılıktır. Satıcının müşterilere içeri çektikten sonra kalitesiz mala yönlendirmesi olan avcı mal/avcı fiyat politikalarını uygulaması çok sevimli uygulamalar değildir.

Pazarlama, mal ve hizmet üretiminde ve pazarlanmasında yaratıcılığı, yenilikçiliği teşvik eder. Malın yaşam dönemi boyunca tedbirliliği öngörür. Yaratıcılık ve yenilik ,çok boyutlu düşünmeyi içerir. Tek boyutlu düşünme ise, seçenekleri göremeyince kendi bildiğinin,gördüğünün iyi olduğu saplantısını ve dayatmacılığı getirir. O da antidemokratiktir. Bunu bilmeyerek de olsa, yanlışlık yapınca, örneğin elektrik faturasının fazla gelmesi veya faturayı ödediğiniz halde yeniden fatura ve ceza gelmesi gibi durumlarda, ispatlanınca, düzeltip özür dilenmemesi kötü bir davranıştır. Alternatifsiz devlet ya da kamu kurumlarındaki tekelci zihniyeti yansıtır. Çok boyutlu düşünme, bir olayın bir tek neden yerine çok değişik nedenlerinin de olabileceğini dolayısıyla hoşgörüyü getirir. “ Çağdaş pazarlama ”da rekabet ortamlarında sunulan ürün için kapalı garanti yanında açık ve yazılı garanti de verildiğinden ortaya elinde herhangi bir sunu ile çıkan kişi veya kurum, sorumluğunu da almakta diğerleri gibi kıvırmamaktadır. Birine bir şey verdiğinizde, bağış bile olsa, kullanımı, yararlanması kolay olmalıdır. Çağdaş ambalajlama ilkeleri bu konuyu dikkate alır. İçindeki mal nasıl olsa iyi, ya da “zaten ucuz satıyoruz kullanma konusunu da kendisi halletsin” gibi yaklaşımlar gösterilmez. Kalite konusunda da baştan ne söylediysen, ne söz verdiysen onu teslim etmek iyi insanlık, buna karşılık davranışların, ortam neyi sattığını açıkça ortaya koyuyorsa ondan başkasını kakalamaya çalışmak da kötü insanlıktır. Sattığın mal gerçekten senden kaynaklanan bir kusur taşıyorsa, belirli koşullarla iade kabul etmemek de zorlamadır. Mal iadesi , satıcıya veya satıcı imalâtçı kimliğinde ise,girdi satın alım sorumlularına, dikkatli kaliteli mal almaları veya üretmeleri konusunda bir öğretimdir. Satıcı bilerek kötü mal satıyorsa , “uyarıyorum bir daha yapma” demektir. Satıcı özür diler ve/veya telâfi eder ve bir daha tekrarlamazsa, alış veriş ilişkisi devam eder. Kuşkusuz kötü niyetli iadeler de vardır.

Kalite sözü edilince de herkesin hemen aklına geldiği gibi en iyi kalite değil ama açık ya da zımnî olarak, ne kalite kastediliyorsa o kalitedir. Ama işportacıdan mal alan müşterinin de çok fazla kalite beklentisi olmamalıdır. Bir de teknik ve fonksiyonel kalitevardır. Bir insan, örneğin, teknik olarak çok iyi bir operatör doktor olabilir ama güleryüzlü ,değilse hastaya gereken ölçülerde rahatlatıcı bilgiler vermiyorsa fonksiyonel kalitesinde sorunlar var demektir. Bir yaşam felsefesi olan toplam kalite , hedef pazar (kitle) yani muhatap (müşteri) tatmini , çalışanların tatmini, toplumsal etki, çalışma düzeni, kaynak yönetimi ve kaynakların korunması gibi bazı değerler silsilesini ifade eder. Bu ilkeler, iyi insan, mantıklı, makûl insan olmanın da temelleridir. Teknoloji olsa da insanda bu değerler yoksa yine kaliteli üretim yapmayabilir, kaliteli davranmayabilir. Dot.comdenilen bilgisayar ve internet akillerinin 200-2001 yılları arasında uğradıkları düşkırıklığının altında yatan bu kafa yapısıdır ! Toplam kalite, iyi insan, akıllı insan olmanın ya da akıllı insan gibi davranmanın temel ilkelerini kurum ve kuruluşlara - ki onlar aslında insanlardan oluşur- aşılamaya çalışmaktadır. Örneğin, yöneticiler akıllı ve iyi davranırlarsa, çalışanlarına karşı-ücretlerini iyi öder, eğitir, çalıştırır, denetlerlerse ve hedef gösterirlerse onlar da pazara (insana) dönük kaliteye önem verirler. Çünkü, yaşamlarının, işlerinin devamının onlara bağlı olduğunu bilirler. Buna karşılık kapkaççılar vurkaççılar-her türlü alışverişte - emek harcamadan, kestirme yoldan kazanmaya bakarlar. Aslında akıllı -çok fazla değil ya da aklına çok güvenip gevşek davranacak kadar akıllı- olmakla iyi olmak çok yakından ilişkilidir. Kendilerini akıllı sanan kurnazlar ise, kestirmeden kazık atarak işi bitirmek isterler. Pazarlama'da “standard”lar modern pazarlama'nın esasıdır. Toplam kalitede de öyle. Standardı kabul etmek dürüstlüğü, saydamlığı kabuldür.

Yine pazarlamada, yeni ürün geliştirme ilkelerinin aynen insanlararası ilişkilere de uygulanması gerekir. Bu bakımdan yeni ürün geliştirmede iyi olmayan bir fikir nasıl ki tüm aşamalardan geçirilerek piyasaya sürülmemeli ve iyi bir fikrin de piyasaya sürülmesinin engellenmesi gerekirse, aynı şekilde iyi bir insanın da kariyerinin başından engellenmemesi,yetersiz bir insanın ise önce geliştirilmesi için yeterli fırsat ve desteğin sağlanması ama olmayacaksa fazla mesafe aldırtmadan kariyerinde ilerlemesini durdurup başka verimli olabileceği kanallara sevkedilmesi gerekir.

Öğrenme kabiliyeti olan biri, insanlarla ilişkilerinde , ticarette ve nerede olursa olsun, bu ilkelerin uzun vadede de böyle olması gerektiğini dolayısıyla "iyi insan" olmanın bir zorunluluk olduğunu çabucak öğrenir. Tüccar veya girişimciyse, çok vahim hatalar yapmadan öğrenirse kendini kurtarır. Aksi halde parasını ve herşeyini kaybedebilir. İnsan ilişkilerinde de hem karşı tarafı kaybedebilir hem de imajını zedeleyeceği için,nereye giderse gitsin, kötü ilişkilerin anıları da kendisinin peşinden gelir.

Son Söz: Eşeğe altın semer de bağlasan eşek yine eşektir. Öylesini, pazarlama'cı da olsa işletmeci de olsa bir şey kurtarmaz.

“HAYAT BİLİM PAZARLAMA” DEĞER ÇAĞINI OLUŞTURUYOR "
Ömer Baybars Tek, “Hayatbilim Pazarlama Değer Çağını Yaratıyor”, İNTERAKTİVİTE (Mayıs-Haziran) 2001 Sayı: 21
•  Ömer Baybars Tek, “Değer Çağı ve Pazarlama” , Pazarlama Dünyası, (Mart-Nisan 2002., 6-10.
•  “ Değer Çağı ve Pazarlama Kültürü”: Hayatbilim Pazarlama Değer Çağını Yaratıyor” Kordon Rotary Kulübü Üyelerine verilen Konferans, Hilton Oteli,31.05.2001

Ticari ya da ticari olmamakla birlikte sonuçları itibariyle ticari olan kar amaçsız faaliyetleri içeren hayat (yaşam) her an milyarlarca alışverişle içiçedir. Yaşamda alışveriş konusu olmayan ve de sonuçta parasal ya da parasal olmayan bir çıkar sağlamayan bir şey var mıdır? Eğer yoksa , “pazarlama” da “hayat bilimdir-yaşama sanatı” dır. Çünkü “pazarlama” özdeştir (eşit değil !) “ticaret” o da özdeştir “alış veriş” . Dolayısıyla yaşamı anlamak ve yönetmek, ticareti (pazarlamayı) anlamak ve yönetmek - ticareti yönetmek ise yaşamı yönetmek demektir.

Oysa , mal, hizmet, fikir, dava, organizasyon, mekan, bilgi, deneyim her türlü alışveriş, hatta arkadaşlık, sevgi ve hatta fizik, kimya ve metafiziği saymazsak aşk bile pazarlama konusudur. Yani iletişim ya da ilişki kurmak istediğiniz kişi ,grup veya kitlelerin istek ve gereksinmelerini dinleyip,anlayarak ,kendi kaynak ve durumunuza da bakıp, bu istek ve gereksinimleri iyiniyetle tatmin etme ve bunu sürdürme anlamında pazarlama konusudur ! Hayat denilen şey de büyük ölçüde hergün konusu ürün,hizmet,dava,mekan,deneyim,bilgi vb gibi konu ve faaliyetlerden kaynaklanarak tekrarlanan milyarlarca faaliyetten oluştuğuna göre, “pazarlama” hayattaki hemen çok şeyin açıklayıcısıdır.

Türkiye'de en büyük yanılgı , birçok kişinin ticaret ya da pazarlama denilen şeyi, sadece para karşılığında mal alışverişi olarak görmesinden ve de ticareti de , kör değneğini bellemiş gibi, bilinen, alışılmış ve çoğu yanlış paradigmalarla yürütmekte israr etmekten kaynaklanmaktadır. Bu nedenledir ki Türk edebiyatında, romanlarımızda ve Türkçe sözlüklerde vb “ticaret”,”işletmecilik” “yönetim” ve “pazarlama”ya ilişkin bir şey göremezsiniz.

Herkes Satıcı Herkes de Birbirinin Müşterisidir !

İnsan ilişkilerini “pazarlama”ya “pazarlama”yı da insan ilişkilerine rahatlıkla uygulayabiliriz . Aslında “sahip olduğumuz”, “sahip olacağımız” ve de “olduğumuz” ve “olacağımız” çok şeyin anahtarı ya da dinamosu “pazarlama”dır. Eğer pazarlama alışveriş ise, hayat her an milyarlarca alışverişten ibaretse, temel sorun bu alışverişlerin tüm tarafların bugünkü ve gelecekteki çıkarlarına uygun cereyan etmesidir. Bunun da temel şartlarından biri “ herkesin herkesi genel olarak hem fiili ya da potansiyel satıcı ve hem de müşteri ” olarak kabul etmesinden geçer. Ama yolunacak kaz anlamında değil, varoluşlarına ve istek ve gereksinimlerine saygı duyulacak müşteri anlamında !

Deneyimsel Pazarlama ve Müşteriye Keyif verme

İnsanlar satış yerleri (satıcılar,kurumlar,markalar) ile her temaslarında yaşadıkları deneyimler onları ya o işletme ve markalardan soğutur ya da daha fazla bağlar. Bu bakımdan, İnsanların her türlü alışverişte birbirlerini taciz etmeyip, aksine keyif vermesi ve değer katması temel insanlık sorunudur. Örneğin, bugün büyük ölçekli marketlerde alışveriş yapmak tüketici için aynı zamanda bir keyiftir. Bu tür marketler tüketicilerin bu keyiflerinin bozulmaması için daha müşteri kapıdan girerken “hoşgeldiniz” ile karşılayıp , giderken “güle güle” demekte ve her an görsel sunuşlarını da yenileyerek tetikte beklemektedirler . Sıradan sanılan ve kayıt dışı şahıs işletmesi bir oto yıkayıcısı bile, müşterileri sıra beklerken sıkılmasınlar diye, oturma grupları kurup, masalara birer de tavla yerleştirmektedir.

“Keyif verme” nin gerisinde ,“ilişkilerde yanlış yapmamak, sunduğunun hakkını vermek, hakkını vermek için gereken hazırlıkları yapmak (bedelini ödemek),müşterinin beklediğinin de ötesinde tatmin sağlamak (mutlu etmek !) ve aldığının bedelini vermek” yatmaktadır. Burada, alıcıların ya da müşterilerin de alacakları ürün ve hizmetin değerini görmesi, anlaması, kabullenmesi ve bedelini gönüllü olarak , helal olsun diyerek, iç rahatlığı ile ödemesi önem kazanmaktadır.

Oysa, bizim toplumumuzda birçok satıcı sunduğunun hakkını vermek için gereken “ bedel” i ödemek istemez. Alıcılar da, aldıkları ne olursa olsun, bedelini ödemek istemezler. Toplumda yaygın ve hastalıklı felsefe ya da spor (!) ise , borç ile borçlanma, borcu ya hiç ödememe, üstüne yatma ya da borcu borç ile ya da ne zaman geleceği ,hatta gelip gelmeyeceği bile kesin ve belirli olmayan alacak ile ödeme (tıpkı fıkradaki , Adana'nın yollarına diken dikip,geçen kervanlardan toplayacağı pamuğu satıp, borcunu ödeyeceğini söyleyen kurnaz örneğinde olduğu gibi !) , dilencilik ve vurgun zihniyetleridir. “ hakkını verme ” yerine, “ kredisini vermeme ” “ hak yemek ” ya da “ hak yemeye eksik teşebbüs ”tür !. Türkçe'deki bir alışveriş sonrası “hakkını helal et” sözü de, iyiniyetle bile olsa, adeta ürün ambalajlarındaki “ ağırlığı takribi şu kadar gramdır ” der gibi , günah çıkarmaktan başka bir şey değildir ! “Hak yenilmesi ” , hırsızlık şaşkınlık,zavallılık ile vicdansızlık nüanslarından çok fazla şeyler içerir.

5 N 1 K Değil 5 N 2 K

Bu bağlamda , çok yerinde kurallar bütünü olan “5 N 1 K” da aslında bir ( K) daha eklenerek 5 N 2K olmalıdır. İkinci (K) “kaça” olmalıdır? Özellikle bizim kültürümüzde işin “kaça ” yani “maliyet” yani “bedel ” tarafı ile yeterince ve açıkca yüzleşilmek istenmediği için her türlü alışverişte ve insan ilişkilerinde “ bedavacılık üzerine kurulu” bir hayaller dünyasında yaşanır. Belki de bu nedenle MPM'nin Verimlilik dergisinde bir felsefe bilim uzmanı aynen şu trajikomik sözü edebilmektedir: “ Üretmek Sahici Değerdir, Satmak Değil”.

Pazarlama Ciddi İştir

Pazarlama, disiplin ,eğitim , kültür ve dantel örer gibi ayrıntılı ve eşgüdümlü ve de sürekli güncellenen hazırlık (4P veya 7P) ve çalışma ister. Bu nedenle “pazarlama, yalnız pazarlama departmanlarına bırakılamayacak kadar ciddi iştir” diye bir söz vardır. Bugün bazı şirketler “ müşteri danışma hizmetleri ” için PBX telefon hattı ve dahası çağrı merkezleri (call centers), “etkileşimli çağrı merkezleri” kullanıyorlarsa ve bunları da olması gerektiği gibi işletiyorlarsa, müşterilerini ve pazarlama faaliyetlerini ciddiye alıyorlar demektir. Niyetleri ciddi demektir. Dinlemeye hazır demektirler. Hele bir de bu birimlere, örneğin Opet firmasının yaptığı gibi, “ müşteri duyarlılık merkezi ” vb gibi isimler takıyorlarsa ! Zaten, İlişkisel Pazarlama (Relationship Marketing) konsepti ve bununla ilişkili CRM ya da Müşteri İlişkileri Yönetimi ve Müşteri İlişkileri Pazarlaması ,hatta “ Bütünleşik Müşteri İlişkileri Yönetimi ” “ e- müşteri ilişkileri yönetimi ” ya da “tedarik zinciri yönetimi”ndeki PRM (Ortaklar Arası İlişkisel Pazarlama) konseptleri, tarafların ciddi bir misyonları olduğunun ve niyetlerinin de (vizyonlarının) ciddi olduğunun önemli işaretlerindendir.

Pazarlama, İnsanları Mutlu Ederek Mutlu Olma Bilim ve Sanatıdır

Bunun içindir ki, Volkswagen Tepe yöneticisi Jose Lopez , “Kafayı mutlu olmaya takmışsanız, ona hiçbir zaman erişemezsiniz. Ama başkalarına hizmet etme hususunda yoğunlaşırsanız mutluluk derhal gelecektir. Aynı şey endüstri için de geçerlidir. Kar aramaya takmışsanız karları asla bulamayacaksınız. Ama müşterileri tatmin etme üzerine odaklaşırsanız her şeyi kazanacaksınız” demiştir. Uygulamalarını bilemem ama ÇarşıMağazalarının ünlü sloganı “koşulsuz müşteri memnuniyeti” de aynı kapıya çıkmaktadır . Buna karşılık, bilinçsiz veya kötü niyetli “mutsuzluk tacirleri ” beğendikleri bir mal ve hizmeti alamayanları da, mecbur oldukları için fahiş fiyat ve zorlama ile alanları da mutsuz edebilmektedirler.

  • •  Pazarlama söz vermek ve sözünü tutmak sanatıdır.
  • •  Pazarlama ,müşteri odaklı olduğu için, başka insanlara karşı duyarlı olmayı öğreten bir öğretmendir.
  • •  Pazarlama insanları mutlu ederek mutlu olma bilim ve sanatıdır.
  • •  Pazarlama, insanlara birbirini taciz etmeden paylaşmayı öğreten bir bilim dalıdır.
  • •  Pazarlama iyi insan olmanın bilimidir.
  • •  Pazarlama kültür aşılayıcısıdır.
  • •  Pazarlama hayatla,birbirinin ayağına basmadan, dans etme sanatıdır.
  • •  Pazarlama gerçekçiliğin öğretmenidir .

Hipermarketlerin ücretsiz servisleri, geliri ne olursa olsun, “müşteriye saygı”nın bir ifadesidir. Ama gerektiğinde yoğun günlerde bu servislerin kaldırılması yani demarketing de müşterinin gerçekçiliğe alışmasını sağlayıcıdır . Aynı şekilde, saatle oturulan restoranlar da , ülkemizde müşterinin hemen başında bitip sipariş istenildiği 500.000 kahvehanede yıllardan beri süregelen uygulamaları hatırlayamayan ünlü bir sosyoloğumuzun dediği gibi, görgüsüzlük örneği değil, gerçekçiliğin ifadesidir !

Çağdaş Pazarlama Tanımı

Bu düşünceler Ömer Baybars TEK'in şu pazarlama tanımında ifadesini bulmaktadır:

“ Çağdaş pazarlama” ya da “alış veriş“ veya “ticaret”, “tüm işletmecilik fonksiyonlarını devreye sokarak, hedef alınan ya da alış veriş ilişkisi kurulmak istenen kişi ve/veya kitlelerin maddi ve/veya manevi istek ve gereksinmelerini (taleplerini) araştırıp, belirleyip,anlayıp,benimseyip, o kişi ve/veya kitleleri , rakiplerden daha iyi bir şekilde tatmin ve mutlu edecek önemli ve gerçek değer taşıyan sunular (pazarlama karması veya karmaları) hazırlayarak, bu arada hedef almadıklarınızı da gücendirmeyerek, sosyal ve etik değerleri ihmal etmeksizin, karşılığında kendinize de maddi ve/veya manevi tatmin /çıkar (değerler) sağlamaktır”.

Müşterilere Sağlanan Gerçek Toplam Değer

Bugün çağdaş pazar yönlü ya da müşteri odaklı işletmeler ya da kar amaçsız örgütler, bütün çabalarını rakiplerine göre, üstün “müşteri değeri” yaratmak üzere yönlendirmektedirler. Müşterilere (aslında insanlara) sağlanan gerçek toplam değer , pazarlamacıların sağladığı “imaj,personel,servis ve fiziksel ürünler ”den oluşan “ toplam müşteri değeri” nden müşterilerin bu değeri elde etmek için harcadıkları “para,zaman,enerji ve katlandıkları psisişik maliyetler ”den oluşan “ toplam müşteri maliyeti”nin çıkarılmasıyla kalan değerdir. Tabii ki bu müşteri değeri kavramı içine müşteriye verilen keyif de eklenmelidir . “Psişik maliyet” e müşterinin, binbir stres ve kızgınlıkla, lanet ede ede bir ürün ve hizmeti alması ya da alamaması şeklindeki deneyimi de girmelidir.

“Değer Sağlama”nın Arkasındaki Felsefe: Farkındalık ve Niyet

Artık, pazarlama kanallarında elektronik veri değiş tokuşu,arz ya da değer zinciri yönetimi (SCM) ,ömür boyu müşteri değeri,stratejik ortaklıklar , yeni müşteri elde etme yanında mevcut müşterileri elde tutmaya yönelik müşteri ilişkileri yönetimi (CRM veya MİY) , ticari ilişkileri “evlilik” ya da “tercihli arkadaşlık” ilişkisine benzeten ilişkisel pazarlama ,interaktif pazarlama, veri tabanı pazarlaması, toplam kalite pazarlaması, benchmarking,lojistik,bire-bir-pazarlama,e-ticaret karşılıklı olarak değer yaratmak üzerine kuruludur. Bu kurgu, tek yanlı aç gözlü “ yalnız ben kazanayım ” yerine “kazan - kazandır ” felsefesini içerir.

Bütün bunlar için de. örgütlerin,kişi ve firmaların kendi kendilerine “ biz neden varız” (misyon ) ve “ ileride ne olmak istiyoruz ” (vizyon)sorusunu sormaları gerekir. “Misyon" , “farkındalık”, “vizyon” da “niyet”i ifade eder. Farkındalık ya da bilinç yoksa ve niyet de iyi değilse o tür kişi ve kuruluşlar arkaik toplumlara ait demektir. Satıcının niyetine güven yaratılması , CRM'nin temel şartıdır. Bu nedenle örneğin bir Marillion Rock grubu preorder sistemiyle CD' leri için çok önceden 200.000 sipariş toplayabilmiştir

Toplumumuzda “değer yaratma ve elde etme” konusunda farkındalıkve niyet sorunları olduğu için, değerli yazar Çetin Altan'ın veciz bir biçimde ifade ettiği gibi, hala “ değersizler önemli, değerliler önemsiz” konumda bırakılmakta, “var olmaya çalışmak” da “varlıklı olmaya çalışmak ” da aslında çok meşru uğraşlar olduğu halde, her ikisinde de sahtekarlık ve kestirmecilik yaygın bir biçimde sürdürülmektedir.

Bilgi Çağı yerine Değer Çağı

Son zamanlarda adeta bir amaç haline dönüştürülen “ Bilgi Çağı ”kendi başına bir anlam ifade etmez. Her ne kadar bilgi çağı sözünün içinde bu anlam yatıyorsa da, önemli olan bu bilginin karşılıklı “ değer yaratmak” ve “ adil biçimde paylaşmak” , “ kazanırken kazandırmak ” ve bunları başını gözünü yararak , eziyet ederek,lanet ettirerek ,kaş yaparken göz çıkararak değil “keyif vererek” gerçekleştirmek üzere kullanılmasıdır. Dolayısıyla, küreselleşme ve bilgi çağı bugün artık “ Değer Çağı ”na dönüşmektedir . Bu yaklaşımın ayak sesleri yavaş yavaş yavaş bazı sloganlarla duyulmaya başlanmıştır. Ör neğin,sözünün hakkını tam verip vermediğini bilmemekle birlikte Aras Kargo'nun “Önem Taşır” sözü gibi . Reklamlara ve gazetelere dikkatle bakıldığında “değer” sözünün ne kadar çok kullanılmaya başladığı görülecektir .

Filozofların Yayamadıkları Fikirleri Rekabet ,Teknoloji ve Kültürü Yapıyor

Bu öyle ilginç bir çağ olacaktır ki , asırlar öncesi insanın iyiliği ,barış, verimlilik, değer yaratma, keyif ve huzur verme, iyi insanlık adına bir çok güzel fikir üretmiş filozofların toplumların bütün insanlarına yayamadıkları fikirleri, küreselleşme, rekabet, işletme ve yönetim bilimlerindeki gelişmelerin, müşteri odaklı pazarlama kültürünün ve teknolojinin de etkisiyle, önce aklı başında iş adamlarının ve siyasetçilerin, sonra da halkın dalga dalga benimsemesiyle doruğa ulaşacaktır. Belki de halk iş adamları ve siyasetçilerden önce bu kavramları benimseyerek onları zorlayacaktır ! Çağdaş pazarlama araç,kavram ve sloganlarını kullandıkları halde, uygulamada bu kavramlara ruh vermeyen bir çok işletmenin bulunması bu alanda daha alınacak çok yolun olduğunu göstermektedir. Yine de, bugün küçük bir dükkan bile dürüst bir CRM yazılımı satıcısının pazarlama çabalarıyla müşteri odaklılığın güzelliğini ve yararlarını anlayarak yeni bir hayata başlayabilmektedir.

Müşteri Odaklı Pazarlama Anlayışı 70 Milyona Yayılınca Daha İyi Bir Dünya !

Türkiye'de bu düşüncelerin iyi anlaşılması yolunda önemli adımlar atılabilmesi için , önce 24 Ocak kararları sonrası stagflasyon ve dışa açılma ve de 1980'li yılların sonundan itibaren küreselleşme ve onun getirdiği “rekabet” tehditleri, pazarlama kültürü, pazar fırsatları ve internetle karşılaşılması gerekmiştir .

Sonuç olarak, evrenin gidişinde sorumluluk yüklenmeden, çeşitli yollarla başkalarının enerji, emek, zaman ve parasından çalıp çırparak,“verilenler” ile “alınanlar” arasında denge gözetmemek ve“vermeden alma” yı tercih etmek,zavallılık olduğu kadar, insanlık için kesinlikle yıkıcı ve yok edicidir. Çevreyi ve insan değerlerini dikkate almadan, başını gözünü yararak, rastgele, günübirlik üretmek (pazarlama da üretimdir !) veya ürettiğini sanmak, yalnızca kendisi için yaşamak, tüketmek ve emeksiz baştan savma ,taklit ve çalıntı üretim, sadece başkaları için değil,o kişi ve örgütler için de “ sürdürülebilir üretim” ,“ sürdürülebilir tüketim” ve “ sürdürülebilir kalkınma”ya engel olan uygarlık dışı bir tutumdur.

Daha da önemlisi, çağdaş pazarlama nosyonuna dayalı, gerçekçi,iyiniyetli ve sorumlu ticaret ya da pazarlama faaliyetleri ,alış veriş ilişkileri ve anlayışı yayılıp, bir toplumdaki tüm insanların hücrelerine kadar işledikçe, toplumun gerçekçiliği ve sağlıklı düşünme ve hareket etmesi artacaktır. Esasen son beş altı yıldır ,daha önceleri “pazarlama”ya karşı bir konumda görünen birçok değerli medya mensupları başta olmak üzere, bir çok kişinin yoğun bir şekilde ,pazarlama gözlüğü takmaya ve pazarlama dili ile konuşmaya ve yazmaya başladığına tanık olmaktayım. Çünkü pazarlama dili çok zengin bir dildir: Bu dili öğrenmek ve benimsemek, insanlara ve/veya kurumlara iyi ve akıllı olmayı,birbirini daha iyi anlamayı ve de sonuçta “ insan sevgisi ”ni öğretecektir. Aslına bakılırsa, “ insan sevgisi “olmadan hiçbir ilişkinin (alış verişin) sağlıklı yürümeyeceği açıktır.

Prof.Dr.Ömer Baybars TEK

©HER HAKKI SAKLIDIR. PAZARLAMA FELSEFESİNDEKİ BİLGİLER YAZARINDAN İZİN ALINMADAN VE KAYNAK GÖSTERİLMEDEN KULLANILAMAZ .

ÖMER BAYBARS TEK

Devamını oku...

Öğretim Felsefesi

ÖĞRETİM FELSEFEM

"Kimseye yalan söyleme ihtiyacını duymayacak bir düzeye erişmiş olarak yaşamaktır başarı ! (Ama) ihtiyaç duymadığından ötürü " Çetin Altan (Yaşam-Ömür"
Öğretim ve öğrenim felsefemi yazmaya niyetlendiğimde bunu sadece ders ögretimi bakımından dar alanda düşünmüştüm. Sonradan bilgisayarın tuşları beni baştan planlamadığım bir yerlere götürdü. Arkasından hemen şu soru aklıma geldi: Aslında bir öğretim elemanın öğretim felsefesi ile yaşam felsefesi arasında bir ayrım yapılabilir miydi ? Bunun cevabını tam bilemiyorum. Ama tam yapılamayacağının farkına vardım. Ayrıca bazı klişe gibi görünen ama zamanın süzgecinden geçmiş , Amerika'nın yeniden keşfine gerek göstermeyen, özdeyişlere değinmeden öğretim ya da yaşam felsefesi anlatılabilir mi onu da tam bilemiyorum. Ben bu felsefe duyurumda “klişe ithamı” riskine karşın, özdeyişlere sık sık değinmeyi tercih ettim.
1971 yılından bu yana öğretim elemanlığım süresince uymaya çalıştığım öğretim felsefemin özünü, gerek pazarlama kitabımın iç kapağında ye alan, gerekse web sitemin açılış sayfasında görülen, önce Hotmail'deki Cybernation internet quotations sitesinde kabul edilip duyurulan , sonra da 5 Ekim 2001 tarihinde Dünya Öğretmenler Günü'nde benimsenmiş sözüm yeterince ifade etmektedir;

“ Öğrenmek ve öğretmek yaşamın en anlamlı alış verişidir. Tıpkı sevmek ve sevilmek gibi “Bu sözüme ek olarak, Pazarlama kitabımın kapağında yer alan şu sözlerin de öğretim ve bilgi dünyasına bakışımı yansıttığına inanmaktayım:

“Yeryüzünün armağanlarını mübadele ederek bolluğa ve doyuma erişebilirsiniz. Fakat “değişim” sevgiye dayalı ve adil değilse, bazılarını aç gözlülüğe,diğerlerini de açlığa götürecektir.” Kahlil Gibran (Çev. Ö.B.Tek)

Aslında bu ilkelerin başka birçok meslekte de bazı insanlar için geçerli olduğunu düşünmekteyim. Bu sözlerin bir tercümesi de “paylaşmak” anlamına gelmektedir. Bilenler bilir..Bilgi paylaştıkça çoğalan tek nesnedir…İnsan , eğer insansa, önce alnını teri ile doğru dürüst bilgi edinir ama sonra da yine insansa bu bilgiyi turşu kurmak için edinmez ! “Paylaşmak” denilen şey de aslında müşteri odaklı pazarlama anlayışının adam gibi uygulanmasından başka bir şey değildir !
Fikirlerini, bilgilerini ve dostluklarını paylaşmayanlar, kaçınanlar ise genelde özgüvensiz ve artniyetli olup onlara güvenilmez !

(Aslında aklın yolu bir ! Meral Tamer'in 27.01. 2004 tarihli köşesinde anlattığı, Davos'ta Paulo Coelho'nun "neden yazıyorsunuz " sorusuna verdiği şu cevap, ister roman yazarı ister bilimsel çalışma yazarı olsun "paylaşma" konusunda benim de ifade ettiğim gerçek ile ne kadar güzel örtüşmekte: "Ben sadece paylaşmak için yazıyorum. Birtakım semboller yaratarak, sadece Brezilyalı'ya değil, Japon'a, Norveçliye, Güney Afrikalıya da ulaşmaya çalışıyorum. Yazarken hep çok yalnızım. Yazmak tek başına yapılan uzun bir süreç, paylaşmak ise bir insanlık durumu. İnsan paylaşmadan yaşayamaz. Biri benim kitabımı okuduğunu söylediğinde, paylaştığımızın farkına varıyorum ve çok mutlu oluyorum. ) . İşin bir başka yönü de, paylaşmasını hak edenler ile paylaşmaktır..

Öğrenme ve çalışma konusunda büyük Atatürk'e değinmeden geçmek mümkün müdür!

“Çalışmadan , yorulmadan,öğrenmeden, rahat yaşama yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş uluslar,önce haysiyetlerini, sonra özgürlüklerini ve daha sonra da bağımsızlıklarını kaybetmeye mahkumdurlar”. ATATÜRK

Aynı şey kişilerin toplum içindeki yaşamları için de geçerlidir. Bu gibiler sürekli olarak birilerine yalakalık ederek onlara bağımlı olarak yaşamak zorunda kalırlar.

Türkiye'nin en güzel okullarından biri olan Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Maliye ve İktisat Bölümü'nde okudum. Bu fakültedeki değerli ve çok saygın hocalarımın, türlü olanaksızlar içinde bizlere bilgi ve daha da önemlisi metodoloji öğretmek için gösterdikleri bilinçli ve bilgi dolu özverili çabalarını bugün şükranla anmaktayım. Hukuk, ekonomi, sosyoloji, metodoloji, maliye ve işletmecilik alanlarında 1962-1967 yılları arasında öğrendiğim değerli bilgiler sonradan hem tüm akademik yaşantımda hem de “pazarlama ve işletmecilik” alanında doğru değerlendirme ve analizler yapmamda büyük ışık tutmuştur. Daha sonra 1969-1971 yılları arasında MBA yapma şansına eriştiğim Michigan State Üniversitesi'ndeki değerli hocalarımın hem bilim hem insanlık adına kazandırdıkları da farkında bile olmaksızın tüm akademik yaşantımı bugüne kadar sadece dostlarımla paylaştığım olağanüstü güzellikler ile yönlendirdi.

Bu iki okulumdan aldığım güç ve motivasyonla asistanlık yıllarımdan başlayarak, kendimi daima öğrenci yerine koyarak, konuları mümkün olduğunca basite indirgemeyi ve gerçek yaşamdan bol örneklerle öğrencilerin daha çabuk kavramalarına çaba gösterdim. Örneklerimi zenginleştirmek için de bizim gerçek laboratuarımız olan iş alemi ile yakın ilişkiler geliştirmeye çalıştım. Pratik gelişme ve uygulamaları iş alemindeki değerli dostlarımdan ve iş aleminin yayınlarından elde ettim. Bu yaklaşımı ders anlatımlarımda olduğu gibi kitaplarıma da sınavlarda sorduğum sorulara da yansıttım. Kuşkusuz tüm bu uğraşları yaparken asık surat ile değil; öğrenciler ile hep birlikte neşe içinde yapmaya çalıştım.

2001- 2002 akademik yılında Fulbright bursunu ikinci kez kazanarak, milattan önce (!) 1971 yılında MBA aldığım Michigan State ,The Eli Broad College of Business'a elektronik ticaret üzerine araştırma amacı ile gitmiştim. Bu arada Dekan vekili hocam Prof.Dr.Donald J. Bowersox'un tavsiyesi ve Bölüm başkanı Prof.Dr.Robert Nason'un önerisi ve kuşkusuz değerli dostum seçkin Prof.Dr.Tamer Çavuşgil'in de olumlu referansı ile muhteşem tekno-sınıflarda (!) iki ders okuttum. Maryland üniversitesi' ndeki güzel deneyimlerimden sonra,oradaki Amerikalı öğrencilerimle de aynı duygusal frekansta buluştuk ve derslerim hem benim için hem öğrencilerim için son derece keyifli ve başarılı geçti. Bu konuda Amerika'lı öğrencilerimden daha sonradan onlarca güzel sözlerle dolu e-posta aldım. Dr . Nason'un, bunlara da dayanarak ,bu web sitemde yer alan yazmış olduğu teşekkür mektubunda bu konuda olup bitenlerin öyküsü görülmektedir.

Uğraştığım bilim dalının günlük yaşamla tamamen iç içe olmasının ve örneklerin de günlük yaşamdan verilmesi, bir yandan anlatma ve anlaşılmayı kolaylaştırırken, öte yandan da doğal bir risk taşıyordu. O da bazı öğrencilerin benim anlatış tarzıma bakarak, “pazarlama kolaymış” hissine kapılıp, çalışmayı sermesiydi. Sonradan bu konuda derslerimin başında öğrencilerimi uyarmaya başlayarak bu riski bertaraf etmeye çalıştım. Öğrencilerime değerli yazar Uğur Mumcu'nun popülarize ettiği “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” özdeyişini benimsemeye teşvik ettim. Bu nedenle de piyasaları habis bir ur gibi saran kimin tuttuğu belli olmayan yarım yamalak ders fotokopi notlarına ve “hoca sınav soruları”na itibar etmemeleri için uyardım.

Tüm öğretme deneyimlerimin sonucunda ,belki birçok öğretmen ya da üniversite hocası gibi, bir şeyin çok farkına vardım ki , benim sınıfa girişim ya bir uçağa binip görkemli yerlere uçmak ya da “yaşamın dansı ”nı yapmak gibi ama hiçbir zaman eskimeyen bir duygu,coşku ve sevgi yansıtmaktaydı. Bunun için de şöyle bir söz oluşturdum:

“Tanrım, bugün de bana çalışma aşkı,isteği,arzusu coşkusu,enerjisi ve olanağı verdiğin için sana çok teşekkür ederim!”

Bu sevgi ile bugün bile derslerimde hemen hemen hiç oturmam. Öğrencilerimin arasında dolaşmayı severim. Aynı şekilde ofisime gelen hemen her öğrenciyi kısa bir an için bile uğramış olsalar oturmaya davet ederim ! Bilmeyerek dahi olsa, hiçbir öğrencimin,hiçbir gencin benimle ilgili buruk bir anıya sahip olmasını arzulamam. Bu yüzden bire-bir ilişkilere elimden geldiğince önem veririm.

Dürüstçe, emek harcayarak çalışmak yerine, daha fazla tembellik ile daha fazla ilkel avantajlar sağlamak için hastalıklı görünmekten,acındırmaktan, belirli çevrelere yağcılık ve yalakalıktan, tehditkarlığa kadar değişik kılıklara sığınan ,sözde nezaket maskeleri takan yüzsüzlere karşı hiçbir sevgi ve saygı duyamam. Yine kendini geliştirmeye ve beyinsel üretime zaman ve emek harcama yerine , bilinen ve kolay birkaç üçkağıtçılık, dedikodu tacirliği ve entrika şablonunu kör topal uygulayarak subaşlarını ve köşe başlarını tutmaya zaman ayırmayı tercih eden, kişisel tembelliğe dayalı iktidarlarını ve parasal çıkarlarını sürdürmek için öğrenciler, gençler ve dürüstçe çalışan meslektaşlarına karşı , vur patlasın çal oynasın zihniyetiyle keyif çatarak, haksız rekabet yapan, hak yiyen, yargısız infazlar yapan,yüzünüze karşı gülen ,aşırı nazik ama her an ihanete hazır olduklarını gözleriyle ele veren,entrikacılardan aynı ölçüde nefret ederim. Her an farkına varılma korkusuyla, cehennemi bu dünyada yaşayan bu gibiler için de şu söz galiba en uygunu:
"Bir insanın son gününü görmeden ona mutlu olmuş demeyin..."Sophokles- Kral Oidipus

Öğretimde de, öğrenimde de “geçiştirme ” gibi gerçek bilimselliğe aykırı kolaycılıkların ve sahtekarlıkların her zaman karşısında oldum. Ders geçiştirme, zaman doldurma,öğrenci çevirilerini kullanma ve “kendin pişir kendin ye misali” işin büyük yükünü öğrenciye yıkma yerine,benim uymaya ve öğrencilerime de aktarmaya çalıştığım ilke,

“ Sunduğunun hakkını ver,aldığının bedelini öde” dir.

Tüm yaşamım boyunca vardığım önemli sonuçlardan biri "Türkiye'de az da olsa çok da olsa namusu ile üretenler (çalışanlar) ile üretmeyenler ya da tembeller arasında bazen açık çoğu kez de ilan edilmemiş savaşlar vardır". Tembel ve sahtekarların sayısı maalesef çok daha fazla olduğundan bunlarla başetmek için İnönü'nün dediği gibi "en az sahtekarlar kadar cesur olmak zorunluğu vardır "

Daha sonra, Türkiye'nin birçok üniversitelerinde olduğu gibi profesyonel dünyada da çok benimsenen Pazarlama İlkeleri: Global Yönetimsel Yaklaşım: Türkiye Uygulamaları adlı kitabımı çıkardığımda , bu coşkumun arkasında başka bir şeyin daha var olduğunun farkına, Capital dergisinin kitabımla ilgili “Türkiye'nin Pazarlama Kitabı” başlıklı yazısında belirtiği “..bilimine-pazarlamaya- aşık bilim adamı” biçimindeki ifadesi ile vardım. Evet gerçekten ben “pazarlama” bilimine aşıktım. Zaten bu aşk ile ,belki naif bir yaklaşımla, yine açılış sayfasındaki butonlarda görülen Pazarlama Felsefemi geliştirdim;

“ Pazarlama İyi İnsan Olmanın Bilimidir”

Bu anlayışla, her türlü ilişkide “ vurkaç ;sat kaç,çak kaç,sat kurtul,çak kurtul” yerine, sanki bu ilişkiler ilk günden itibaren çok uzun yıllar sürecekmiş gibi (belirli bir misyon ve vizyon ile) düşünürek yola çıkarım. "vurkaç ,günü kurtar” zihniyet ve davranışındaki, çalışmadan ve ödenmesi gereken bedeli ödemeden ama yaşamayı ilke edinmiş baştan savmacı, tembel, başkalarının emek, zaman ve parasını sömürücü,fırsatçı, “görmezler, anlamazlar, anlasalar da farketmez, yediririm, sıyırırım” diyen, şarlatan, hokkabaz, kurnaz ve fikir hırsızı (plagiarist) şaşkın, kifayetsiz ama gaddarlık derecesinde katı muhterislerden, özellikle başkalarına yaptırdıkları ne idüğü belirsiz tercümelere dayanarak, iki makaleden üçüncüyü, üç kitaptan dördüncüyü yazma gafletinde bulunanlar ve bilimsel yöntemleri sahte verilerle çarpıtanlar gibi, bilim camiasında iseler daha da ,nefret ederim. Bunlar iktidar, şan , şöhret , itibar ve parayı herşeyi birarada isterler... Kendi iktidarları veya paraları varsa itibarı olanları kıskanırlar...bunlar MOMENT OF TRUTH geldiğinde toz duman olurlar. Bu tür sömürücülere karşı söylenebilecek söz olsa olsa şu olabilir:

“Bilim bahçesinin meyveleri o kadar boldur ki verenden bir şey eksiltmez. Tam tersine verdikçe artırır. Bilim bahçesi meyvelerini almak için taş atanlara, ağaçlarını köklerinden sökmek isteyenlere, habersiz alanlara ya da aldıklarını belli etmek istemeyenlere karşı bile hoşgörülüdür. Yeter ki onlar kendilerini kandırmayıp, kendileriyle başbaşa kaldıklarında iç huzuru bulabilsinler...” ÖBT

Onlar için İ.Ö 1 yy'da yaşamış romalı yazar Publililus Syrus'un “Bir şeyi yarım yamalak bilmektense hiç bilmemek daha iyidir” sözünün uygun olduğunu düşünürüm. Böyleleri, özellikle işletme ve pazarlama dalında iseler, başta MİY (CRM) ve ”bütünleşik etkileşimli çağrı merkezi” konseptleri olmak üzere, okuduklarından (eğer okumuşlarsa ve gerçekten de anlamışlarsa !) kendi yaşamları için bir pay çıkaramamışlar demektir. Çünkü gerçek bilgi , derinlemesine ve genişlemesine ve genellikle birinci elden edinilen bilgidir. Dökme suyla edinilen yüzeysel verilere bilgi denilemez ! Bu bilgi de tuğla üstüne tuğla koyar gibi yıllar süren ve bitmeyen ve ölünceye kadar da bitmeyecek bir inşaattır. ..Özellikle internetten sonra bilimin hızına yetişmek hiç de kolay değil..Yılların birikimi yoksa hiçbir şey oluşmuş açığı kapatamaz… Atatürk bu gerçeği de şöyle koymuştur:

“İlim tercüme ile değil, tetkik ile olur”. Atatürk
( Hele başkalarının yaptığı ne idüğü belirsiz tercümeler ile hiç olmaz!)

Bana göre, popüler olan her konuyu kendileri için amaç haline getirenlerin düşüncelerinin aksine, “bilgi”nin kendisi bir amaç değil, insanın kendisine , içinde bulunulan camiaya ve topluma ve mümkünse tüm insanlığa “ değer ve yarar ” sağlanması son amaçtır !

“Öğrenme süreci”nin, kişisel,içgüdüsel merak , coşku ve belki de bir parça tanrı vergisi enerji ile yakından ilgili olduğu düşüncesi giderek ben de yer etti. Bu yaklaşımın arkasından “Alp Dağlarını aşarak İtalya'yı işgal eden ünlü kartaca komutanı Hannibal'in “askerlerine söylediği “ya bir yol bulacaksınız ya –yeni- bir yol açacaksınız” sözüne de inanırım. İnancım odur ki, basiretli ,cesur ve becerikli iş adamları da ürün ve hizmetlerini hedef kitlelerine ulaştırmak için pazarlama kanalları ararken , adını anmasalar da, bu özdeyişe göre hareket etmişlerdir ve etmektedirler.
Öğrencilerime her zaman “içinizdeki enerjinin farkına varın..Gençliğin duygusal dünyasındaki fırtınaları anlıyorum ama ben bile bu yaşımda saatlerce çalışabiliyorum ,siz de yapabilirsiniz, üstelik sizin çalışmaya da eğlenmeye de ayırabileceğiniz saatler bizden kat kat fazla..” diyerek gayret vermeye çalışıyorum. Hatta bazen onları sabaha kadar birlikte ders çalışma yarışmasına davet ediyorum !
Unutulmaması gereken noktalardan biri de kişilerin geldiği kültürün yarattığı farklılıklardır. Soınradan görme ve görgüsüz,tamahkar kişilere genelde, bana göre köylüler için haksız bir benzetme ile, "köylü" denilmektedir. Bu tür bir kültür de insanların çapını ortaya koymada önemli bir mihenk taşı olmaktadır. Böyle kişilerden bazılarının gerçekten köyden çıkmış olması kötü bir rastlantıdan başka bir şey değildir.

35 yıllık meslek yaşantımda iş adamı,profesyonel yönetici, akademisyen vb gibi muhteşem insanların muhteşem desteklerini gördüm. Ama özgüven yoksunu korkak ve zayıf kişiliklerden olduğu kadar, bazen güçlü olduğu yanılsamasına kapıldığım kişilerden de ummadığım şekilde gelen çeşitli engellerle karşılaştım. Bunlardan güçlü olduğunu sandığım bazıları sunduklarımı alıp, uzattığım yardım elini bile kabul edemediler. Ne var ki beni engellemek isteyen şeytanın yeryüzü temsilcileri daha birinci hamlede ellerini oğuştururken ben çoktan 5. hamleye geçmiştim... Bunu da ünlü düşünür Bertrand Russell'dan öğrenmiştim. Engellediğini sananların benim “gezindiğim bahçeler den hiç mi hiç haberleri yoktu. Bugün de olduğunu sanmıyorum. Her engel yeni bir fırsat oldu benim için... Tıpkı sevgili bir araştırma görevlisi kardeşimin bana e-posta ile gönderdiği (Winners never quit, quitters never win) “Muzafferler asla vazgeçmez, vazgeçenler ise asla kazanamazlar” sözüne inandığım gibi.
Ben inandığım “Jante Yasası” ndaki gibi hemen hemen kimseyi küçük ya da büyük görmedim. Mesleki rekabette önemsiz olduğu düşünülen kişilerin bile ne yapıp ne yapmadıklarını izledim ama asla onlardan alıntı yapmadım. Kimseyi kıskanmadım. Kıskançlık acizlik ve zavallıklıktır. Şunu da biliyorum ki kendimden başka kimseyle herhangi bir yarış içinde değilim….Özendiğim kişiler olduysa onların ne yaptığını iyi izledim. Kendilerini sevmesem de fikirleri , eserleri iyi olan kişileri daima okudum ve bilgilerine saygı duydum. Yine büyük Atatürk'ün şu sözleri,teşbihte hata olmazsa, aklın yolu bir diyenler için ne kadar anlamlıdır...

“Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiçkimseyi aldatmayacaksın…Ülken için gerçek amaç ne ise onu görecek ,o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır,fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller yığacaklardır. Kendini büyük değil,zayıf ,araçsız,hiç sayarak,kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse,bunu söyleyenlere güleceksin”. ATATÜRK

"Başarının cezası yıllardır seni görmezlikten gelenlerin iltifatlarına katlanmaktır " Mary Wilson Little

Teşbihte hata olmaz ama "büyüksün" diyenlerden bazılarını (Allahtan çok değil ! Hatta çok az ...) ve de geçmişte kalmış, onlara göre olağanüstü başarı bana göre az , çalışmalarımı yıllar sonra "Goodmorning after supper" deyişindeki gibi ya da "Üsküdar'da sabah olduktan sonra !" övmek durumunda kalanları kendi yaşamımda gördüm... Ama yine de onlara inanmak için hiçbir neden göremedim. Dolayısıyla bu küçük vesilelerle bir kez daha asıl gördüğüm Atatürk'ün büyüklüğü oldu.

Bilgi edinmede öğrenmede, sormada gurur olmaz. “Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum, ilim Çin' de de olsa gidin….” gibi sözler hiç de boşuna değildir. Onun içindir ki özellikle beni tanıyanlar ve gençler bilir.. Hayatımda bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi yapmadım ve kim olursa olsun çekinmeden sordum. Bana öğreten kişi bundan kendine pay çıkarıp havalara giriyorsa ona da aldırmam ..Demek ki o sıralarda buna ihtiyacı varmış…

Ayrıca zaman içinde kendi eksikliklerimi olduğu gibi, sahtekarlar dışındaki insanların eksikliklerini ve zayıflıklarını da hoşgörü ile karşılamayı öğrendim.

Aynı şekilde bana verilen ya da seçtiğim hiçbir işi de beğenmemezlik etmeyip onu geliştirmenin ve farklı yapmanın yollarını denedim. Bunun için de şu sözü oluşturdum: “Bana bir sandalye verin ondan size bir taht yapayım”. Kuşkusuz , akil insanların da bildiği gibi, sandalyeyi beğenmeyenler tahtı görünce hemen üstüne oturmaya kalkışırlar. Bunların çoğu ihtiyaçlarını gidermek için çağdaş alınterine dayalı ,karşılıklı alışveriş yerine, başkalarının kırıntıları ile geçinmeye çalışan doğuştan (!) hırsız ve/veya dilenci yaratıklardır. Belki yine klişe olacak ama bunlar konu ya da makamı taçlandıranın alınteri döken insan olduğu gerçeğini unutarak, konu ya da makamın insanı popüler kıldığını sanan kimselerdir.

Bu gibi özgüven yoksunu kişiler ciddi platformlardan hemen mazeret bularak kaçmayı çok iyi bilirler..Ama lafa gelince mangalda kül bırakmazlar. Bunların olması gereken yerde olmayan ama olmaması gereken yerde olan gururları ve iddiaları da vardır..Bu gibiler insanların bilgisi ile değil ama üstü başı ile özel yaşamı ile çok çok ilgilidirler…Ünlü psikiyatrist Engin Geçtan bir TV programında karşılaştığı kişinin halini hatırını sormadan paldır küldür “çok kilo almışssın yahu.."diye kilosuna değinmenin aslında “ben seninle başka türlü başedemiyorum...” anlamına geldiğini ifade etmiştir.

Genç arkadaşlarım bana karamsarlıkla geldiklerinde seçecekleri yol konusunda tereddütlerini görünce onlara şu söylerim: “ Şu yeryüzüne bir bakın. Tanrı bir yandan çorak araziler,çöller, bataklıklar,dikenli bitkiler , öte yandan, yeşillikler,çiçekler, kuşlar, mavilikler , yıldızlar vb yaratmış. Ne yazık ki bataklıklardaki şaşkın mahlukat ile iyilik ve güzellikler coğrafyasındaki insanlar birarada yaşamak durumundadırlar. Kuşkusuz işin kötü tarafı, bataklık yaratıklarının nüfusunun artmasının birçok sorunu da beraberinde getirmesidir. İyi düşünülürse, dürüst alın teri ile yaratılmış en küçük eşya bile tanrının yeryüzündeki yansımalarıdır. Yolunuzu siz seçeceksiniz. Bunlardan ikinci gruba erişmek zordur ama sonunda dış ödül olmasa bile iç huzuru şeklinde ödül bulursunuz. Bataklıklara girmek kolaydır. Karakteri müsait olanlar sahtekarların uydusu olup,o girdaba girince akıllarını ve kalplerini kaybederler...Bunlar her zaman farkında olmasalar da kozmik bir lanetle anılırlar... Bataklığı seçmiş olanların yolunu seçerseniz bir daha geri dönüşü yoktur.”

Tabii yıldızları seçenlerin en çok gereksinmeleri olan şey “sabır ” ve kaplumbağa gibi alınterine yıllar süren bir yatırımdır. Zamanla sabır denen olgunun da çok değişik versiyonlarının olduğunun farkına vardım. Herkesin sabırlı olduğu alan ve konu farklı olabilir. Önemli olan insanın kendisini tanımasıdır. Ben kendimi , “çalışma” konusunda çok sabırlı ama “çalışamama” durumlarıyla karşılaştığımda çok sabırsız görürürüm...

Ayrıca baskıcı ortamlar yerine, keyifli ortamların öğrenme konusunda daha teşvik edici olduğuna da kesinlikle inanırım! Ben de öğrencilerime, dersleri zorlaştırma yerine, bazen basit görünme riskini de üslenerek, coşku ve heyecan vermeye çalıştım. Tabii ki onları bana soru sormaya teşvik etmek istedim. Bu bağlamda ister sözlü ister e-posta ile bana gelen her soruya , her mektuba cevap vermeye çalıştım ,enerjimin, zamanımın ve gözlerimin izin verdiği ölçüde de devam edeceğim. Onlara sınırlı ders saatlerinde herşeyin anlatılamayacağını ama anlatacaklarımın önemli bir kısmını kitaplarımda, gazete ve dergi yazılarımda yansıtmaya çalıştığımı, derslerde sadece güncelleme ve çerçeve belirleme, haritayı gösterme işini yapacağımı anlattım. Yeni ekonomide ve yeni dünyada gelişen mesleki rekabete karşı son zamanlarda giderek derslerimde daha çok ingilizce sunuşlar yaptım. Onlara İngilizce eğitim yapan okullarda ne veriliyorsa onları vermeye çalıştım. Hatta isteyen gönüllü öğrencilere tamamen ingilizce pazarlama ktaplarından hiçbir karşılık beklemeden ,almadan özel grup dersleri bile verdim.

Esasen bilimsel dergilerin sınırlı kitleleri arasında kalmamak için öğrendiklerimi ve inandıklarımı,ülkemin güncel konuları hakkındaki görüşlerimi Dünya gazetesi ve Capital dergisi başta olmak üzere çeşitli gazetelerde daha geniş bir kamuoyuna sunmaya çalıştım.

Öğrencilerimi ,yaşam denilen “gerçek-hayal ”e bir “pazarlama ya da pazarlamacı gözlüğü” ile nasıl bakılacağını ve o gözlükle bakınca yaşamı nasıl daha iyi analiz edip, kolaylaştırabileceklerini, çünkü yaşamın ve onurlu bir şekilde ayakta kalmanın anahtarlarının , karar alma ,hedef saptama ve etkin iletişim ile birlikte “hız,farklılık ve yenilik” te olduğunu anlatmaya çalıştım ve hala da buna devam ediyorum.

Bütün derslerimde ve sınavlarımda mutlaka sosyal çevre,trafik, tüketicinin korunması,çevre koruması vb gibi ülkemizin ciddi konularında bazen cevabı zorunlu bazen serbest sorular sordum ve sormaktayım.

Pazarlama'nın anavatanı ABD olduğu için ve hem oraya defalarca gittiğim, orada dersler verdiğim, oradaki teorik gelişmeleri yakından izlediğim için derslerde ister istemez, Türkiye kadar, Amerika'dan da örnekler vermek gerektiğinde ve ikide bir de Amerika adını anmanın yanlış anlamalar yaratacağı düşüncesiyle “Ben Amerika'da iken” sözü yerine “ben oradayken..” diyerek ,onları güldürüp , kendimle dalga geçerek öğrencilerimi konulara ısıtmaya çalıştım !

Son yıllarda Türkiye'de birçok yerinde üniversite öğrencilerini kuşatmış olan güvenilmez ve yetersiz ders notları fotokopisi olayından kurtarmak için sıradan , yüzeysel bilgi ile derinlemesine bilgi arasındaki farkları gerçek bilimsel örnekler ile vurgulamaya çalıştım. Bu bağlamda dürüst ve çalışkan insanlara karşı haksız rekabet ve hırsızlık yaptıkları için ,plagiarist'lere karşı elimden geldiğince karşı çıktım. Sınavlarda iki elim kanda olsa bir sorduğum soruyu bir daha sormayı , önce kendi entellektüel kapasiteme hakaret ,beyin cimnastiğime ihanet olarak gördüm.

Zaman zaman kitabımın 1000 sayfa oluşuna karşı bazı öğrencilerin duydukları ürküntüye cevap olarak “bu tuğla gibi kitabı kendinizi savunmanız için yaptım” diyerek konuyu açıyor ve arkasından da ekliyorum “ Malum bilgi kuvvettir!” Ayrıca da kitabımın iç kapağında bu tür itirazların geleceğini bildiğim için

“Bu kitap bazı öğrencilerin sınıf geçme gereksinmesi için hazırlanmamıştır ama isteyenler o amaçla da çalışabilirler “ diye ekledim.

Kuşkusuz , öğretim felsefemin ve bu konuda gerçekleştirdiklerimin ne kadarının benim “wishful thinking” imi ne kadarının gerçekleri yansıttığının tek belirleyicisi öğrencilerim olacaktır. Öğrencilerim, onlara müşteri odaklı pazarlama anlayışını açıklarken söylediğim şu sözlerimi anımsayacaklardır: “ Kenan Doğulu'nun “Hiç bana sordun mu” ve Erol Evgin'in “bir de bana sor” şarkıları !

Benim öğrettiğim “çağdaş pazarlama” tanımı, satıcının , fikir satıcısı da olsa,sunduğu ürünlerin (derslerin, kitapların, hizmletlerin) değerini kendisinin değil, müşterilerinin (!) yani öğrencilerin belirlemesi gerektiği üzerine kuruludur. Bizler hoca olarak ancak derslerimizden , davranışlarımızdan esinlediğini söyleyen ve bunu değişik şekillerde gösteren öğrencilerimizin sözlerine, davranışlarına bakarak gelin güvey olabiliriz (!). Yine de “daima daha mükemmelin olabileceği” şeklinde ki “ toplam kalite anlayışı” nı ve benchmarking felsefesini de unutmayarak, yaptıklarımızı hiçbir zaman yeterli bulmayız ya da bulmamamalıyız ! Eksiklerimizin bir kısmı kendi kusurumuz olmasa bile ! Kişisel olarak ben eksiğimi gediğimi de , samimi olduğuna inandığım öğretme ve öğrenci sevgim ile ve de ilişkisel pazarlama anlayışı gereği öğrencilerime mezun olduktan sonra da kapılarımı açık tutarak telafi etmeye çalışıyorum. Aklı başında herkes gibi ben de inanıyorum ki “doğru işi yapmak ve işini doğru yapmaya çalışmak ve dürüst olmak” ekstra bir erdem değildir. Bizim gibi ülkelerde ne yazık ki bazılarına öyle görünmektedir .

İnsanın görevini yapması çok doğaldır. Ama görevini yaparken özel fedakarlık yaparsa veya inisiyatifi ile yani olumlu şeyler eklerse o işinin içine sevgiyi de kattığının göstergesidir..

Ayrıca , 'Yuhanna İncili nde aktarılan Hazreti İsa'nın zina ederken yakalanıp taşlanması istenilen kadın için “içinizde günahsız olan varsa ilk taşı o atsın” dediği gibi… etten kemikten yapılmış “insanoğlu”nun içinde “ilk taşı atacak” sıfır günahlı bir kimsenin bulunmasının da mümkün olmadığını biliyorum...En kötüsü de öğrenme konusunda insanın ne bilip bilmediğini bilmemesi... Galiba gerçeğin önemli bir kısmı Sokrat'ın asırlar önce söylediği şu sözde saklı: “ KENDİNİ BİL !”

Sevgi ile çalışmak,sanki en sevdiğiniz giyecekmiş gibi, kumaşı kalbinizden çektiğiniz ipliklerle dokumaktır.
Kahlil Gibran (Çev. Ö.B:Tek)

İnsan emek verdiği şeyi sever,sevdiği şeye emek verir.
Eric Fromm (Çev. Ö.B.Tek)

"Hayallerimiz hedeflerimizdir
Ömer Baybars TEK

"Hayaller Önce Ölür"
Harold Robbins


BİR ÖĞRENCİMİN FELSEFEMLE İLGİLİ YORUMU (!)

ÖĞRETİM FELSEFESİ

Öğretim felsefesi,belirli bir olgu mudur? Evet,benim öğretim felsefem budur, demek kolay mıdır? İşte bu makalede ben herşeyden önce bu sorunun cevabının verildiğini görüyorum. Başarıya giden yolda bir felsefeye sahip olmak gerektiği ama bu felsefenin bir kuru cümleden değil, bir düşünce zincirinden oluşmasının şart olduğu apaçık belirtilmiş.

Belirlenen felsefeler aslında bir bakıma sahip olunan vizyon ve misyonlardır. Bir kimse hayatında sadece bir konuya ait vizyon geliştirmez . Sahip olduğu vizyon onun hayatının her alanını etkiler. Buradan da sahip olunan felsefenin sadece öğretim felsefesi değil aynı zaman da hayat felsefesinin ta kendisi olduğu görülmektedir.

" Öğrenmek ve öğretmek yaşamın en anlamlı alış verişidir. Tıpkı sevmek ve sevilmek gibi "Ö.B.T. Burda sanırım bu sözü en anlamlı kılan söyleyenin bir eğitimci olmasıdır. Çünkü günümüzde bu sözün özünü kavramadan eğitim adı altında yapılan bir çok ders geçmektedir.

Bilimde bilgi sahibi olmak kadar erdem sahibi olmak da çok önemlidir. Burada anahtar kelime ise 'paylaşmak'tır. Paylaşmak kelimesi bana hep sevgiyi çağrıştırmaktadır. Bir kişi hümanist duygular taşımasa paylaşmak isteği duyamaz.

İşte tüm bu düşünceler bir vizyon meselesidir. Bazı , eğitimci(!)'ler sahip oldukları bilgileri bir kırbaç misali kullanıp, öğrenciler üzerinde yara açarak kendilerini güçlü hissederler. Bazıları da bu bilgileri çiçek buketi yapıp öğrencilerin alıp koklamasına özendirirler. Sanırım ayırım burada başlıyor. Bir eğitimci mi yoksa bir görevli mi olduklarının ayırımı...

Sevgisiz eğitim,hem eğitimci için hemde öğrenci için hüsran olmaktadır. Fakat her iki taraf için geçerli olan bir gerçek vardır ki, yetersiz bilgi insanları bu noktaya getirir. Bilgi eksikliği, güven eksikliğine ve beraberinde hırçınlığa yol açar. Bilmenin ilk basamağı da insanın kendisiyle başlar.

Devamını oku...

Site Gerekçesi

NEDEN WEB SİTESİ DÜZENLEDİM ?
Yaşamımız boyunca değişik insanlar ile, değişik zamanlarda değişik vesilelerle , çeşitli temas noktalarında bir ya da birkaç kez, bazıları ile daha uzun süreli ya da daha sık karşılaşırız ya da beraber oluruz. İnsanlar bizi ya kendi gözlemleri ile ya da duydukları ile değerlendirmeye çalışırlar.Çoğu kez de insanlar sizi kulaktan kulağa diye adlandırılan yöntemle tanırlar. Bazen güvenilir dostları olup olmadığından bile emin olmadıkları başkalarından sizin hakkınızda duyduklarını dikkate alarak bir önyargı ya da yargı geliştirirler. Hatta o kişilerin sizinle ilgili bir geçmiş olumsuz ilişkileri olup olmadığını bile düşünmeksizin… Bu şekilde yargı oluşturanlar, ondan sonra da sizi tanımak için ,özel bir çıkarları olmadığı sürece, özel bir çaba gösterme zahmetine katlanmazlar. Bir de zaman içinde bazı nedenlerle kaybettiğiniz kişiler vardır. Onlar da belirli yargıları oluşturmuşlardır. (Böylelerine zaten kendinizi açıklamak ya da anlatmak için hiçbir zahmete katlanmaya değmez ! O nedenle bu sitenin menzilinde böyle kişiliksiz kişiler yoktur! Öylelerini koyverin gitsinler ...) Bazen de çağımızdaki insanın dikkat kontrol alanını iyice kısaltmış olan bilgi kargaşası ve kalabalıklığı insanların bu denli duyarlı düşünmesine bile olanak bırakmaz. Bir de bunlara sizin bazı özellikleriniz o kişilere zaten erişemedikleri ve erişemeyeceklerini sandıkları bazı şeyleri anımsatıyorsa, sizi acele paketleyip, etiketleyip rafa kaldırarak ruhlarını rahata kavuşturmayı tercih ederler. Aslına insanın dramıdır bu…

Bazen en yakındakilerimiz bile bizi bütünleşik bir şekilde göremeyebilirler. Teşbihte hata olmazsa, bu adeta körlerin fili tanımlaması gibi bir şeydir. Bir de bizim gibi ,bazı bilim adamı sıfatı taşıyanların bile çarıklı erkan-ı harp gibi olduğu "high context" (yüksek bağlamlı) ve televole kültürlü ülkelerde insanlar insanlara iki temas, üç karşılaşma, iki okuma ile gönüllerinden geçen (wishful thinking) etiketi yapıştırıp, rafa kaldırmaya bayılırlar. Aslında, böyle bir site bile bir kişinin bütün yönlerini tanımaya veya tanıtmaya yetmez. Ama bu site çoğuna bir şey anlatmanın mümkün olmadığı bu tür insanlara bir şey anlatma çabasından çok beni daha yakından tanımak isteyenler olursa onlar için,onlar düşünülerek hazırlanmıştır. Öte yandan, eğer bir kişinin yaşamı doludizgin geçtiyse, yaşamına ilişkin doğru düzgün kayıt tutmadıysa, hatta bazen tutmuş bile olsa kayıtlar dağınıksa, kendi kendisiye ilgili gerçekleri bile hatırlayamayabilir. Bu da çok doğaldır. Aslında, bugüne kadar bilerek isteyerek, "selam verdim gösteriş diye algılanır.." misali, mesleki yaşamımdaki birçok faaliyeti ve deneyimi doğrudan doğruya çok çok az kişi ile paylaştım. Çünkü, ortaya ,vitrine böyle bütünleşik şekilde çıkmak, belki başkalarının stagefright (sahne korkusu) diye nitelendirdiği, benim “süpermarket felsefesi” diye adlandırdığım bir olgu gereği, herkese, tıpkı marketlerde sergilenen ürünlere dokunulduğu gibi, ortada görünenlere de dokunma fırsatı yaratır. Adama faaliyetlerinden dolayı “eski köye yeni adet getiren suçlu muamelesi” yaparlar…Dolayısıyla bir risk yaratır. Şimdi bunların önemli bir bölümünü paylaşmaya ya da ortaya koymaya karar vermemin nedeni,her ne kadar hukuken 8-9 yıl kalmışsa da, meslek yaşamımın sonlarına yaklaşmış olmamdır. Ayrıca da,bizim gibilerin bizim gibi olmayanlardan korkacak bir şeyi olmadığına, tam tersine onların bizim gibilerden korkmaları gerektiğine inancım daha da pekişti.

Öğretim Felsefem ile ilgili buton içinde belirttiğim gibi,bu sitenin önemli gerekçelerden biri de,bu toplumda ,her kesimde bulunan, çok sayıda hırsız, namussuz, hak etmediği şeyleri talep eden, almak için her türlü adiliğe başvuran , kendileri bir şey olmuş ya da olamamış ama başkalarının sırtından geçinen sömürücüler grubunun seslerini kısıp, işlerine bakmakla da yetinmeyip , hem suçlu hem güçlü olarak, namuslu çalışkan ve dürüst insanlara da sürekli çelme takma,onları yok sayma mücadelelerine karşı da bir çeşit hesaplaşma ya da başkaldırıdır...

Bir de daha ileriki yıllarda böyle kapsamlı bir site hazırlamaya ne zaman bulabilir , ne de enerji ve istek duyabilirdim…Şunu da itiraf etmeliyim ki, yaşadığım kötü, güzel ve iyi şeylerin bir çoğunun paylaşma yeri de burası değil…Kuşkusuz Web sitesi açmak da dükkan açmak gibidir. Eski Çin Atasözü "gülümsemesini bilmeyen dükkan açmasın" der...Bana göre "dürüst ve saydam olmayanlar da web sitesi açmasınlar" . Bugün öyle Web siteleri görüyoruz ki , burada adını anmaya bile değmez, danışmanlık şirketi kuran genç bir adam çıkmış yazdığım makalelerin sayısı 2- 3000 diyor (!) Meslek standardları ve denetim olmayan yerlerde böyleleri çıkıp kör alıcıları kandırır. Ben şimdi bugüne kadar insanları yok saymaya kalkanların düştükleri duruma gülümsediğim için bu dükkanı açıyorum...".

Bu konuda ki önemli gerekçelerden biri de, bir bilim insanı ve düşünürün yaşadığı dönemlere ilişkin olarak tarihe tanıklık etme görevinin de olduğuna inanmamdır.

Bu sitede bilerek isteyerek, kanıtlanmayacak hiçbir bilgi ve belge olmaması için elimden gelen herşeyi yapmaya çalıştım. yine de bir yanlışım olursa düzeltmeye hazırım.
Internet denilen mucize ve bilgisayar denilen sihirli kutu olmasa, insanoğlu böyle bir Web sitesi yapmayı aklından bile geçiremezdi. Aslına bakılırsa, dört beş yıldan beri internet cini öğrencilerim ve sektörden bir iki arkadaşım Web sitesi oluşturmamı istemekte ve yardım teklif etmekteydiler. Ancak, işin çok zaman alarak, normal çalışmalarımı aksatacağı kaygısıyla, bir türlü bu işe girişemiyordum. Nihayet karar verdiğimde önce sevgili Özgür Arı'nın teşviki ve Geocities'de yaptığı hazırlıkla bir çalışma başlattık. Sonra da Hakan Erkaya ile... Korktuğum başıma geldi. İnternete ,bilgisayara rağmen ben bu sitenin hazırlanmasında 34 yıllık çalışmalarımı bazen kayıtlardan, bazen fiziki envanter ile hergün saatler harcayarak iki ayda toplayabildim. Kendisine ayırdığı zaman ve yaratıcı emek için müteşekkir olduğum değerli ve yetenekli kardeşim Webmaster Hakan Erkaya da en az o kadar zaman harcayarak ziyaretçilerden oldukça iyi izlenimler aldığımız bu siteyi yarattı. O olmasaydı bugün böyle bir siteyi kuşkusuz hazırlayamazdım. Hakan Erkaya başlangıçta siteye benim istediklerimi aktarmıştır. sonradan ondan öğrendiğim şekilde gereken yazısal değişiklikleri ben yapmaktayım. Dolayısıyla siteye ait tüm sorumluluk tamamen bana aittir.

Bu siteyi yaratmamın amaçlarından biri kendimi bütünleşik bir şekilde ortaya koymak, yakınlarıma arzu ettikleri takdirde beni daha iyi tanıma fırsatı vermekse, daha önemli amacı öğrencilerime, gençlere, araştırma görevlilerine ummanda bir katre kadar motivasyon verebilme düşüncesidir. Eğer öğrencilerim gerçekten bu yaşamdan esinlenip çok daha büyük adımlar atabilirlerse, bu site amacına erişmiş sayılacaktır.

ÖĞRENCİLERİMLE PAYLAŞIM VE ETKİLEŞİMLİ ÇALIŞMA

Tabii bir de, Öğrenci Etkileşimi (Student Interaction) butonlarından görüleceği gibi , sitemin o kesiminde zaman zaman öğrenciler ile yazı ve makalelerimi ,karşılıklı görüşlerimi paylaşmaya da çalışacağım.

Galiba bir başka nokta da kendimi ayrıntılı olarak tanımak... Sevdiklerim, sevmediklerim, gördüklerim yaptıklarım yapmadıklarım... dostalarım,elimden tutanlar ...

(Bu kendimi tanıma çabası konusunda olayın ne kadar üstüne bastığımı iki yazarın şu yazıları ile daha da pekiştirmiş oldum:

Site gerekçelerini ilk yazdığım sırada bu siteyi niçin hazırlmadığım konusunda aklıma tam gelemeyen .Geldiyse bile net olarak kelimelere dökemediğim iki önemli gerekçeyi de sitenin açılış tarihinden 7 ay sonra iki değerli köşe yazarının yazılarını okuyunca keşfettim:Aslında bu yazıları görmeden bu yazılardaki fiirlere,yukarıda görüldüğü gibi,epey yaklaşan bir ifadem olmuştu.

    • • Cüneyt Ülsever'in “İnsan bu hayatta ne arar” başlıklı yazısı ile sorduğu ve cevapladığı “kendisini arar” :Bunu birkaç hafta önce okumuştum.
    • • Bugün (6.Ağustos 2004) de Yaprak Özer'in Hürriyet İnsan kaynakları ekinde yazdığı “Sen kimsin” başlıklı (14.05.200 tarihli) yazısında Hintli İş adamı ve akademisyen Jagdish Parikh'e atfen “..bir tek kişiyle ilişki kurmuyoruz.Kendimizle ilişkimiz sıfır. Asla dönüp de konuşmuyoruz kendimizle.kKmim ben? Ben ne yaparım? Ne yapmalıyım?Yaptığım doğru mu? Düşünce ve duygularım…”

Bu iki yazarın yazılarından daha fazla pekiştirdiğim bu siteyi açmamın önemli gerekçelerinden biri ,özellikle KİŞİSEL ÖZELİKLER BUTONU içinde anlattığım ,düşündüğüm şeyler ile olabildiğince saydam bir şekilde herkesin gözü önünde kendimi arama ve tanıma çablarım olduğudur.

Son olarak da bu fani dünyada karşılaştığımız ve beraberliklerinden keyif aldığım, gurur duyduğum sevgili dostlarımı karşılıklı yazışmalar, yazılar ve fotoğraflarla burada biraraya getirmek ,bu dünyadan göçtükten sonra Sitem internette ne kadar yaşarsa o kadar kalsın istediğimdendir. bizim de immortalite arayışımız bu kadar işte....

Bu Web sitesini zaman zaman güncellemeye çalışacağım. Olabilecek gramer hatalarını duydukça, gördükçe düzelteceğim.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol
Downloadhttp://bigtheme.net/joomla Joomla Templates